Hayatımıza geri dönüp baktığımızda ilk uğradığımız durak çocukluğumuz sonra ilk gençliğimiz. Eğer oralarda sığınacak güzel anılar varsa yaşamın geri kalanında tutunacak sağlam şeyler bulma isteğimiz güçlenir ama o dönemleri problemli yaşadıysak yaşımızın kaç olduğu fark etmez, hep bir sıkıntı duygusu peşimize düşer. Hayatın ilk deneyimlerinin yaşandığı o yıllar, iyi ve kötü ayrımının henüz keskinleşmediği ve en önemlisi de dünyada kendine bir yer arayışının çokça sorgulandığı zamanlar. Umut, çile, ızdırap, arayış ve hayatın el yordamıyla tanınmaya çalışıldığı zamanlar... Her şeyin temel anlamının kurulduğu, yaş aldıkça o kurulan anlamın üzerine düşünüldüğü, hayat boyu bizi bırakmayacak, içimizde ve dışımızda çokça andığımız yıllar olacak onlar. Hangimizin ilk gençliğine dair bir anısı belirmez ki gözünde ya da hangimiz tam olarak oradan kurtulabilmişizdir?
Bize yol gösteren bir fener gibi içimizde daima yanan çocukluk ve ilk gençlik yılları birçok esere kaynak olmuştur. Sanatın her alanında ilk acının, sevincin, mutluluğun, hüznün izleri yer almaktadır. Bunların edebiyatta en meşhuru Genç Werther’in Acıları’dır. Goethe’nin genç denebilecek yaşta kaleme aldığı bu metin çağları aşmıştır. Şimdi ben de size, yetişkinlerin şöyle bir geri dönüp bakması, gençlerin de kendilerini sorgulamaları ve arayışları için küçük bir kıvılcım oluşturacak bir filmden söz etmek istiyorum. O film, Fransız yönetmen François Truffaut’ya ait. Filme geçmeden önce yönetmenden biraz söz etmekte fayda var. Truffaut, Fransız Yeni Dalga’nın öncü isimlerinden biri. Fransız Yeni Dalga 1950-60 yılları arası ortaya çıkmış, büyük oranda İtalyan Yeni Gerçekçilik akımından etkilenmiştir. Akımın başlıca öncüleri; François Truffaut, Jean-Luc Godard, Éric Rohmer, Claude Chabrol ve Jacques Rivette. Bu genç yol arkadaşları Fransa’nın ünlü sinema dergisinde, -Cahiers du Cinéma / Sinema Defterleri- yazarak sinemayla düşünsel bir bağ kurmuş, oradan kendi film dünyalarını oluşturmuşlardır.
Onların filmlerinde hayatın daha içindeyiz, sokaktayız, evdeyiz, yoldayız, hikâyeden bağımsız hikâyeler peşindeyiz. Filmlerin artık bir teorisi var, sanat sinemasının başladığı yerdeyiz. Kendilerinden önce birkaç örnek olsa da teknikte ve teoride Yeni Dalga ile hayatımıza birçok yenilik giriyor. Truffaut da bu yeniliğe yazdığı film eleştirileri ve çektiği filmlerle büyük katkı sağlayan isimlerden birisi. Burada bahsetmek istediğim film olan 400 Darbe, serserilik etmek, okulu kırmak gibi anlamlara geliyor. Bu film Truffaut’nun yani yönetmenin otobiyografik filmlerinden biri, hayatından kesitler içeriyor. Yönetmen de küçüklüğünde böyle bir hayat yaşamış, onu kurtaran şey sinema olmuş. Hatta ona ait şöyle bir söz var: “Günde 3 film, haftada 3 kitap ve güzel müzik albümleri beni ölene kadar mutlu etmeye yetebilir.” 400 Darbe filmini çektiğinde ise yirmi altı yaşında. Truffaut’nun oyunculuk deneyimi de var, birçok filminde kendisi de yer almış. 400 Darbe kadar kültleşmemiş olsa da yönetmenin diğer meşhur filmleri şunlar: Unutulmayan Sevgili (Jules ve Jim), Çalınmış Buseler, Güneşte Gece (Day for Night).
Filme gelecek olursak; Antoine Doinel (Jean-Pierre Léaud) filmin baş kahramanı, on iki yaşında bir çocuk. Eğitim gördüğü okulda baskıcı bir sistem var. Öğretmenler ruhsuz ve öğrenciye sevgiyle yaklaşmanın ötesinde katı, otoriter. Antoine, bu tabloda başarılı olmak istese bile fark edilmeyecek. Hatta filmin bir yerinde bir kompozisyon dersinde Balzac’tan alıntı yapıyor, öğretmen bunu çalıntı olarak görüyor. Evde ise durum okuldan beter, ilgisiz bir anne ve baba var. Antoine annesinin daha önceki bir birlikteliğinden dünyaya gelmiş, evdeki babası gerçek babası değil. Her fırsatta evde istenmediği ve fazlalık/yük olduğu duygusu hissettiriliyor çocuğa. Antoine hırsızlık yapıp hapse düştüğünde karşımıza çıkan devlet de acımasız ve gerçeklerden uzak bir devlet. Aile, toplum ve devlet Antoine’ın dünyasından bihaber, onu anlamaya ve onunla sevgi yoluyla iletişim kurmaya açık ya da istekli değil. Sonuç olarak çocuk çıkışı, okuldan ve aileden kaçmakta buluyor. Antoine’ın mutlu olduğu tek yer, arkadaşıyla okuldan kaçıp gittiği sinema; mutlu olduğu zaman da ailenin birbirine en çok yakınlaştığı ve sinemaya gittikleri gün. Onun dışında kendini bu sıkışmışlıkta mutlu edebileceği bir ân yok. Bir de hayali var; bir gün denizi görmek. Antoine’ı bu baskı ve sevgisizlik çemberindeki ortamda hep bir kaçış yolu ararken görüyoruz. İlk gençlik yıllarındaki çözümsüzlüğe karşı duruş da bu değil midir zaten, yeni ve bilinmeyen bir hayata kaçmak? Biz, adına özgürlüğe kaçmak diyelim. Ama ne olarak tanımlarsak tanımlayalım, bir değişim isteğine kaçış ve kendini var etme denemesidir bu.