İnsan, her camından bambaşka manzaralar görünen bir ev gibi; bir camı kırıldı mı odalarında yaz kış soğuk yeller eser, hiçbir ateş ısıtamaz bu evi. Merhametin gözlerine mil çekildi mi, en güzel manzaraya bakan bu cam taşlandı mı diğer duygular güneşsiz kalmış çiçeklere döner, yavaş yavaş solar, topraklarına küser. İnsanın yüreğindeki toprak çiçek tutmazsa ne sevebilir ne de yaşayabilir. Çiçeksiz bir toprak da gitgide kurur, çoraklaşır, çöl olur. İnsanın yüreği kum olursa, merhameti tozlaşırsa diğer hisler serap edasıyla görünüp kaybolurlar. Merhamet, bütün duyguların rahmi sayılır, diğer duygular bu rahimde büyüyüp doğar. Neticede, kendimize sorduğumuz her sorunun derinliklerinde, kuytu köşesinde merhamet hazinesi bir sandıkta gülümsemektedir.
Şairce bir soruyla başlayalım: İnsan niçin âşık olur? Aşk, en ihtişamlı duygu sayılır, öyledir de. Fakat onu doğuran daha ihtişamlı bir duygunun yansımasından başka bir şey değildir. Yeni doğmuş bir yavrucağı düşünün mesela, bir çocuğu; onlara niçin ayrı bir sevgi duyar, severiz? Çünkü yürek, muhtacı tanır. İnsan, insanda kendini eksik gördü mü ona merhamet eder, şefkat gösterir. Benim gücümle, varlığımla iyileşebilir fikri bütün duyguların canına can katar. Merhamet, karanlıkta, sevda kuyusunun dibinde ay aksiyle kımıldamaktadır.
Peki, insan merhametini kaybettiği vakit ne olur? Kırık penceresinin soğuk yelleriyle viraneye dönmez mi? Sokakta, metroda, otobüste, iş yerinde... İnsanların gözlerinin içine iyi bakın; derin bir boşluk, isteksizlik, uzun yokuşları tırmanıp bitap düşmüş gibi bir hâl var çoğunda. Çünkü insan, merhameti ilk önce kendine karşı kaybedip en büyük yenilgiyi kendisinden alıyor. Aynalardan siliniyor, bir siluet gibi yaşıyoruz. Önce kendimizi unutmakla başlıyor, zamanla yanından geçtiklerimize de kalın bir perde çekiyor, kör oluyoruz. Artık yaşlı bir adamın nemli gözleri canımızı yakmıyor, gazetelerdeki ölüm haberleri göz bebeklerimizde bir irkilmeyle yankı bulmuyor. Üzülmeyi unutuyoruz, türküler ürpertmiyor, camekânlardaki yüzümüz bize hep yabancı.
İnsan her yeni yaşında, her mevsiminde yüreğindeki zelzelelerle, çatırtılarla biraz daha kaybediyor merhametini. İlk darbenizi düşünün, ilk kırgınlığınızı. Yaşanılan her menfi durumun örsünde ilk önce merhamet dövülüyor. Öfkemizin taşkınlığı merhametin dirimi karşısında gürbüz bir nefretle darbe atacak yer arıyor. Büyüdükçe merhametimiz idam mangasının, dünyanın eline kalıyor. Vurulacak, dizleri bükülecek, yıkılacak, benzi atacak, kanı akacak; biliyoruz. Yine de taşıyoruz onu, bir gün kuruyup gideceğini bildiğimiz bir gülü sıkı sıkı toprağında tutar gibi. O gülün dikenleri ellerimizi kanattıkça, fâni yaşlarımız gözlerimizden boşaldıkça sonsuzu düşünüp katlanıyoruz dikenlerin acısına. Çünkü yüreğimizi diken sırlı el, kalbimizin kaburgalarına bu hissi üflemiş.
Ama farkındayız ki bunlar pek de anlam ifade etmiyor günümüzde. Acımasızlığın maharet sanıldığı dönemde çoktan isim değiştirdi merhamet, farklı gölgelerle geziniyor aramızda. Kimi zaman aptallık kimi zaman saflık. Büyük şehrin başını eze eze küçülttüğü, gölge olmaya zorladığı hazinemiz, insanlardan kaçacak yer arıyor. Kanadı kırık bir kuş gibi merhamet, göğün özgürlüğünü şakırken yerin mahpusluğuyla susuyor. Orada gök, ulaşamadığı mavilik; bakışlarında kırık camlar dolaşıyor, öyle mahzun. Onun yokluğu bir heyula dikeniyle bizi uyandırmazsa, kırıklarımızdan birleşmezsek uzakları arzulayarak özlem duyacağız hep ona. Boş bakacak gözlerimiz; okşayışlar, sevişler, kıyamayışlar manasız kalacak. Soğuktan titreyen bir çocuğun yırtık ayakkabısı girmeyecek kâbuslarımıza. Yaşartmayacak gözlerimizi telaşlı kalabalıkta ezilenler.
Merhamet bir bebeğin yırtık kundağında, bir yavrunun ağlayışında, bir babanın cebindeki son kuruşta yaşıyor. Merhamet, uzak diyarların yanık türküsü, onu duyabilmek için kulaklarımızı kirli dünyaya kapamak gerekiyor.