“yazmak Yüzleşmektir, Yüzleşmekten Korkmamak Gerekir.”

Borges, “Edebiyat ne işe yarar?” sorusuna, “Kanaryanın ötüşü ya da çok güzel bir gün batımı ne işe yarar diye sormak kimin aklına gelir?” diyerek yanıt vermiş. Ben de soruyu tashih ederek sana yeniden yönelteyim: Kelimeler, kanaryalar, gün batımları ne işe yarar?

Çocukluğumu düşünüyorum. Çocukluğumun geçtiği şehri. Rize’de doğup büyüdüm. Evimizin arka penceresi dağa bakarken ön balkondan deniz görünüyordu. Deniz ve dağ. Bu ikilik bende birçok duyguyu hareketlendirdi. Fakat ben en çok dağlara bakarken bulmuşumdur kendimi. O yücelik, kaybolma hissi, toprağın kokusu… Diğer tarafta Karadeniz’in öfkeli dalgaları. Çocukluğum ya deniz kıyısında ya da ormanlarda uzun yürüyüşlerle geçti desem yeridir. Bu arada unutmadan söyleyeyim: Mahallemizin adı Portakallık’tı. Her yerin portakal ağaçlarıyla çevrildiğini düşünün. Çocukluğumun böyle bir mahallede geçmesi benim bu hayattaki en büyük şanslarımdan biridir. Güzel bir çocukluk yaşadım. İlk öykü kitabımda çocukluğumun izleri var.

İşte çocukluk yıllarında seyrettiğim dağlar, deniz, kokusunu hâlâ hissettiğim portakal bahçeleri, çıtır çıtır yanan kuzinenin üzerinde portakal kabukları, dinmeyen yağmurlar, ormanlar… Benim hayal dünyamı bu atmosfer şekillendirdi daha çok. Belki de yaşamımı portakal ağaçları arasında saklanırken seyrettim. Saklanmak düşüncesi veya isteği benim yazıyla kurduğum ilişkinin en önemli duraklarından biridir. Ben öyle hissediyorum. Ben aslında kendimi yine kendi cümlelerimle gizlemişim. Bunu niçin yaptığıma dair bir fikrim yok, fakat bu hâlin geçici olduğunu da bir miktar yaşamaya başladım. Gün geliyor ve saklandığın yerden çıkıyorsun. Çıkmak istiyorsun. Asıl mesele mağaradan çıktıktan sonra çarşıya maskara olmamak. Çünkü hayat bir sanatçı için çok hızlı ve hoyrat.

Hemingway, bütün iyi kitapların, “gerçek hayattan daha sahici” bir etki bıraktığını söyler. Ona göre, iyisiyle kötüsüyle kitaptan geriye hatıralar, coşkular, pişmanlıklar, hüzünler kalır ve kalan parçalar okura aittir artık. Peki, bunca okumanın, “kalan parçanın” arasında okurun kendi hatıralarına ne olacak? Onlar kendine yer bulabilecek mi?

Hatıralar bizi hep takip eder. Hayatımız boyunca hatıralarımızdan kaçamayız. Büyük laflar etmekten imtina ederim, kendimle sınırlayayım öyleyse, ben yaşantılarımdan kaçamıyorum. Geçmişim bugünüme dair çok şey söylüyor. Sanki gizli bir güç her şeyi planlamış, ben sadece bir oyuncu gibiyim. Elbette kadere sonsuz inanıyorum, fakat beni esas düşündüren olgu, insanın özgür iradesi. Kader nerede bitiyor, özgür irade nerede başlıyor? Seçimlerimde ne kadar özgürüm? Ve asıl önemli olan şey şu; kendi öz yaşantımın mimarı, yazarı sadece ben miyim? Bunun öyle olmadığını yaşantım bana söylüyor zaten. Eminim ki benim gibi düşünen binlerce insan vardır. Ben, kendi hayatıma ne kadar müdahil olabiliyorum? Bunu hiçlikle, nihilizmle açıklayamam. Çünkü felsefe olarak bana çok uzak bir düşünce sistemi. Kendimi bazen hiçliğin kollarında bulduğum olmuyor değil, fakat orada fazla kalmak istemiyorum. Hemen kaçıp kurtulmak istiyorum o karanlıktan. Hatıralarımı sadece ben kendim yapmadığıma göre, hatıralarıma inanmaktan başka çarem de kalmıyor. Çünkü insan unutuyor. Her defasında yeni şeyler yaşıyor. Tüm hikâyeler, anılar üst üste geliyor. Her şey birbirine karışıyor. Yaşamın kaosu biraz da bu bana göre.

Edebiyat ve gerçeklik meselesi üzerinden devam edelim o zaman. Roger Garaudy, roman kahramanı Don Kişot’un Sezar’dan, Napolyon’dan daha gerçek olduğunu söyler ve ekler: “Benim üstadım Don Kişot’tur. Yirmi yaşından itibaren kendime rehber edindim onu. İdealin gerçekten daha doğru olduğuna inanan Don Kişot’u.” İbrahim Varelci’nin roman kahramanı kimdir ve neden?

Roman kahramanlarını hem severim hem de onlardan biraz korkarım. Şunu fark ettim kendimde, ben romanları okurken kahraman merkezli okumuyorum. Bu tabirin edebiyat literatüründe bir yeri yok ama, saatlerce bu konuyu konuşabilirim. Peki, benim okuma biçimim eleştirel mi? O da değil. Fakat şu kadarını söyleyebilirim ki, yazarın öne çıkardığı kahramanın hep karşısında oldum. Onun zıttı gibi değil. Ona göz ucuyla baktım hep. Aslında romanın gerçek kahramanı ben olmak istiyordum belki de. Egoist okurluk. Böyle tanımlanabilir mi? Bilemiyorum. “Ben olsam şöyle yapardım.” İç dünyamı hep onlarla kıyasladım. Belki bir değil, birden çok kahraman bana tesir etmiştir. Hatta hayal dünyamda birçok garip, meczup, toplumdan dışlanmış kahramanlar var. Bunların yanında çok parlak kahramanlar da var. Bir meclis gibi. Kaos var hayal dünyamda. Tüm bu söylediklerim bir tarafa, yine de iki kahramandan söz edeceğim: İlki Martin Eden. Diğeri Raskolnikov. İlkini yazarlık serüveni için tercih ediyorum. Raskolnikov’u ise içsel hesaplaşmam için.

Doğu ve Batı klasikleri için İstiklal şairimiz Mehmet Akif Ersoy, “Şark’ta Garp’ta birçok bedayi’-i edebiye var ki lisanımıza nakli üdebamız için adeta farz-ı kifayedir.” der. Klasikleri bu denli önemli kılan nedir sence? Ya da o meşhur kalıbı kullanarak sorayım: Klasikler neden eskimez?