Bilmem işittin mi?
Zamanın behrinde göz alabildiğine uçsuz bucaksız bir ovanın ortasında Malidinya adında bir kent varmış. Namıdiğer Diyar-ı Karkut… Karkut ne demekmiş? Buraya neden karkut diyarı denilmiş kimse bilmiyormuş. Karkut kimine göre, yakut ve zümrüt taşının karışımından yapılan sihirli bir değnek; kimine göre altında oturanı geçmişe götüren ulu bir ağaç; kimine göre ise içen her acuzeyi yirmilik genç yapan bir bitkiymiş. Ama zamanla bu ihtimallerin sahipleri ölünce ihtimalleri de ölmüş karkut da unutulmuş.
Ta ki o güne kadar. O gün de tüm dünyanın bir günü gibi sıradan bir günmüş; sadece tarlada çalışan iki kardeş için değil. Güneşin kavurucu sıcağının altında alınlarından fışkıran terin eşliğinde ekin biçen iki kardeş dinlenmek için gölgeye çekildiklerinde havada süzülen çift başlı dev bir kartal görmüşler. Kanatları ufku kaplayan bu kartalın rengi de altın sarısıymış. İki kardeş gözleri kamaşarak korkuyla izlemişler kartalın uçuşunu. Bu sırada kartalın kanadından kocaman bir tüy düşmüş önlerine. Işıl ışıl da parlıyormuş hani. Küçük kardeş tam elini atıp tüyü yerden kaldıracakken tüy toprağa bir şeyler yazmaya başlamış. Olanlar karşısında neredeyse küçük dillerini yutacaklarmış. Hemen okumuşlar tüyün yazdıklarını. Toprakta “kaf, ra tekrar kaf ve devamında iki harf daha varmış. Son iki harf belirgin değilmiş ama ne yazdığı az çok tahmin edilebiliyormuş. Kardeşler birbirlerinin yüzüne aval aval bakıp “karkut” demişler. Sonra tüy tekrar havalanıp kartalın kanadındaki yerine yerleşmiş. Kartal kanatlarıyla dağların ardındaki yönü gösteriyormuş.
İki kardeş merak içinde gece boyu uyuyamamışlar. Seher vaktinde kalkıp uykusuz gözlerle yola revan olmuşlar.
Büyük kardeş küçüğün tam tersi bir karaktere sahipmiş eskiler derler ya tahammülfersa biriymiş. Ayrıca kendini öve öve bitiremez “küçük dağları ben yarattım” edasına bürünürmüş. Tek düşündüğü kendisi ve kendinin istekleriymiş. Şimdi de bu yolculuğa herkesten önce çıkıp karkutun sırrını öğrenmeye karar verdi diye küçük kardeşin burnundan fitil fitil getiriyormuş. Lakin küçük kardeş ses çıkarmıyormuş. Abisinin her söylediğinin iyi bir tarafını düşünüp yolculuğa devam ediyormuş. Zaten onun gibi fedakâr, alçakgönüllü, merhametli biri Malidinya kentine henüz gelmemiş.
Yolculuklarının ilk günü öğleye doğru acıkmışlar. Küçük kardeş hiç düşünmeden azık torbasını açmış abinin önüne, beraber afiyetle yemişler. Sonraki günler de hep küçük kardeşin torbasındaki yiyeceklerden yemişler. Gün gelmiş küçük kardeşin heybesindeki yiyecekler tükenmiş. Sıra büyük kardeşin heybesindeki yiyeceklere gelince küçük kardeşe şartlar koşmaya başlamış. Ondan her gün bir şeyler istemiş.
Günler sonra küçük kardeşin artık verecek bir şeyi kalmayınca abi gözlerinin iyi görmediğini kardeşinin daha keskin bakışlı olduğunu söyleyerek ondan gözünün birini istemiş. Küçük kardeş düşünmüş açlık çekmektense bir gözüm daha var onunla idare ederim diyerek vermiş gözünün tekini abisine. E abisinin bununla yetinecek biri olmadığını düşünememiş; sonraki gün diğer gözünü istemiş kardeşinden. Diğer gözünü de hiç düşünmeden vermiş abisine…
Zaman geçmiş, gözleri görmeyen küçük kardeş artık yürümekte zorlanıyormuş. Güneş batmaya yakınken abi, küçük kardeşi tenha, ıpıssız bir vadide, dalları kupkuru bir ağacın altında yalnız başına bırakarak geçip gitmiş.
Küçük kardeş ağacın dibinde yalnız ne yapacağını şaşırmış. Bu sırada garip sesler duymaya başlamış. İçindeki korku vücudunu sarsan bir titremeye dönüşmüş. Derken kupkuru dallardan yeşerme çıtırtılarını duymuş. “Gözüne sür! Gözüne sür!” sesleri arasında küçük kardeşin avcunun içine bir adet yaprak düşmüş. Hemen gözüne sürmüş yaprağı. İşte o an bir mucize olmuş ve gözleri yerine gelmiş hem de artık eskisinden daha keskin görüyormuş. Yaprak, kartalın tüyünde olduğu gibi yükselmiş ve daldaki yerine dönmüş. Dallar da yine eskisi gibi kuru, kupkuru bir ağaca dönüşmüş.
Küçük kardeş sabah olunca yoldan geçen bir kervana katılıp onlarla yoluna devam etmiş. Gittiği kentte çok zengin saygın bir tüccar olmuş. Emrinde sayısız hizmetkârlar çalışıyormuş. Bir gün dükkânına bir hamal gelmiş; göz göze gelmişler. Her ikisi de ne diyeceğini şaşırmış. İnsan kendi gözünü tanımaz mı?
İşte kimileri karkut kelimesinin bu iki kardeşin hikâyesi olduğunu söyler. Kimi de kartaldan düşen tüy diye anlatır. Belki de karkut, yolda yitirdiklerimizdir kim bilir?
Kıssadan hisse almak âdettenmiş. Kıssayı biz anlattık hisseyi bilmem işittin mi?