Tefekküre Giden Yol

Düşünmek insanın ait olduğu yeri bulma çabasıdır. İbrahim Kalın

Zihnimiz tıpkı bir makine gibi tıkır tıkır hiç durmadan çalışır. Gördüklerimizi ve işittiklerimizi kayıt eder, çıkarımlar yapar, iyi ya da kötü düşünceler üretir. Düşüncelerimiz gün içinde biz fark etsek de etmesek de zihnimizde dolanıp dururlar. Düşünceleri güzelleştirmek, seçmek ve bazılarına bu yanlış diyebilmek ise belli bir çaba gerektirir. Bu çabanın en güzel hâli okumaktır. Okudukça ve bilgi sahibi oldukça aklımıza gelen her düşüncenin peşinden gitmeyiz. Önce kendi süzgecimizden geçiririz. Kendimizi ifade etmemiz gerektiğinde ise sokak ya da medya ağzıyla konuşmak yerine kendi cümlelerimizi üretiriz. Bize ait fikirler ortaya koyabiliriz ve bunu belli bir dayanakla destekleyebiliriz. Bu dayanakların en güzeli şüphesiz vahiydir. Allah’ın bizim için gönderdiği kitabı anlamak ve uygulamak için verdiğimiz emek, düşüncelerimize en güzel biçimi verecektir. Eğer biz bu kaynaktan beslenirsek her an değişen gündem ve popüler akımlar karşısında metin bir duruşumuzun olması işten bile değildir.

Konuşmak ve yazmak düşünmenin somutlaşmış hâlidir. Mevlana’nın deyimiyle “Kalp deniz, dil kıyıdır. Denizde ne varsa kıyıya o vurur.” Kalbimiz kin ve haset duygusuyla sarıp sarmalanmışsa düşüncelerimiz de karanlık ve ürkütücüdür. Dolayısıyla konuşmalarımız da iğneli, can acıtıcı olur. Kalbimiz mutmain, umutla dolu ise düşüncelerimizin geneli de aydınlık ve berraktır. Biz konuştukça karşımızdaki insanlar ferahlar, huzur bulur. Bazen de hâl diliyle konuşur insanlar. Düşüncelerinin güzelliği eylemlerinin inceliğinden anlaşılır. Tebessümünde, yürüyüşünde hatta duruşunda bile kişinin hep bu incelik vardır.

Kalbin de kendi tınısı, kendi işleyişi, kendi cümleleri vardır. Bunun ismi vicdandır, ilhamdır, duadır. Eğer zihnimiz kalbimizin sesini dinlemez olmuş sadece akıl ya da arzularımızla işler olduysa insan bozulmaya başlar. Akıl bize en doğrusunu bizim bileceğimizi fısıldar. Aklın peşinden giden, dünyada olduğu hâliyle kendini üstün bir varlık gibi görmeye başlar. Bir şeyler yapabildikçe benliği şişer. Hâlbuki insan, Allah karşısında aczini kabul etmeden gerçek manada yükselemez. Arzular ise bize küçük hazlar peşinde koşmamızı fısıldar. Bunların peşinden gitmek bizi doyurmaz, aksine bağımlı ve zavallı bir hâle düşürür. Oysa kalp şaşmaz bir pusula gibi daima bize doğruyu hatırlatır. Çünkü kalp ruhumuzu temsil eder, hakikati bulabilmek için onu temiz tutmaktan ve parlatmaktan başka yol yoktur. Kalp ile düşünmek vicdanı yok saymamaktır. Aklı da bu yolda kullanmak ve doğru istikamete adım adım yaklaşmaktır.

İnsan kalbin istikametinde, aklın önderliğinde düşüncesini bilinçli bir şekilde yönlendirebilirse ortaya tefekkür çıkar. Gördüğü, yaşadığı şeylere dikkat kesilen, bunların hikmetlerini arayan ve hayrete kapılan insan tefekkür etmeye başlar. Tefekkür düşüncenin en yüce hâlidir. İnsan önce kendini sonra Rabb’ini bulmaya çalışırken hep bir mana arayışındadır. Bu dünyada ne için varım, sorusu bir kere sorulunca insanın büyük arayışı da başlamış demektir. Eskiden dervişler bu sorunun cevabını bulmak üzere yollara düşerlermiş. Yalın ayak başı kabak yürürlermiş. Erzurum’da bir müzede “müterraka” adında bir sopa sergileniyordu. Bu sopa dervişlerin yolda durup tefekkür ederken dayandıkları değnek imiş. Kim bilir hangi sarp yokuşun sonunda, hangi nehrin kenarında, hangi hayvanın gözlerinde durup dinlenirlerdi? Tabiatı bozulmamış hâliyle temaşa edip onun dilini çözüp kim bilir hangi sırları işitirlerdi? Bir Kızılderili duasında söylendiği gibi “Tanrı’m beni öyle bilge yap ki her yaprağa ve her kayaya saklamış olduğun dersleri öğreneyim.” niyetiyle kim bilir hangi ilimleri öğrenmişlerdi? Tabiatla kaynaşmadan kendini bulmak mümkün mü? Herkes kendi Hira’sını arıyor belki de hakikati bir nebze bulabilmek ümidiyle.