Dünyanın iflah olmaz maddeselliğini temsil eden her şeye; başkalarının hayatlarını, hikâyelerini, çöllerini, bilinçlerinin altında ve üstünde hareket hâlinde olan renkleri didikleyerek ya da kitap okuyarak direniyordum, diyor bir kahramanınız. Kitaplara sığınmış bu kahramanı, aynı zamanda çok iyi bir okur olan size benzettim. Kaan Murat Yanık için kitap okumak bir direniş biçimi mi?
Kitap okumanın bir direniş biçimi olduğunu daha gençken, yani eskiden söylerdim ve böyle görürdüm. Zaman geçtikçe direnişin o katı, sivri özelliklerinin okuma üzerinden değerlendirildiğinde benim açımdan azaldığını söyleyebilirim. Yani benim için okumak, kitaplar artık sakinlik demek bir anlamda; huzur, yatıştırıcı etkisi olan bir nesne. Fakat bunların hepsinin ötesinde kitap okumadan duramayanlardanım, onu söyleyebilirim.
Peki ya yazmak, bir direniş biçimi mi? Öyleyse şayet, kime ve neye karşı? Bir yazar olarak sizin içinizde bu direniş ilk ne zaman, nasıl filizlendi?
Yazmayı da aynı şekilde bir direniş biçimi olarak telakki edemem, tanımlayamam. En azından 2025 yılında. Okumaya, yazmaya ilk başladığım dönemlerde böyle görürdüm, çok büyük bir iddia olarak tanımlardım yazmayı. Bunu bir direniş olarak belki adlandırabilirdim o dönemlerde. Belki daha politik, aksiyonel tarafı olan kurmacalar vücuda getirmek isterdim. Fakat zaman içerisinde o da yerini sakinliğe bıraktı. Evvela okumak istediğim romanı yazıyorum aslında. Yani kendim için yazıyorum, öyle söyleyebilirim. Kendimi rahatlatmak maksadıyla başlıyorum işe. Yazmanın ilk filizleri aslında çok erken yaşlarda başladı. Özellikle ilkokulda, öğretmenlerimizin bize okuduğu kitaplar; Ömer Seyfettinler, Kemalettin Tuğcular… İlk “Yalnız Efe” aklıma geliyor. Ve bu kitapları okuduktan sonra ya da öğretmenimiz bize okuduktan sonra bu kurmacalarla oynamaktan, onların akslarının yerini değiştirmeye çalışmaktan hoşlandığımı fark ettim. Sonrasında ninemin bana anlattığı masalların etkisi büyük. Bana anlatılan veya bana okunan ilkokul birinci sınıfta ya da okuma yazma bilmeden önceki dönemlerde, tüm bu kurmacaların merkezini kurcalamak hoşuma gittikten sonra artık ben de ortaya birtakım uydurmacalar koymalıyım diye yola çıkmıştım. Biraz muhayyilemin biraz ninemin anlattığı masalların da bunda payı var. Daha fantastik olarak, fiction olarak değerlendirebileceğimiz kurmaca eserler...Bunların etkisi oldu. Ve lise yıllarında arkadaşlarımla birlikte okulda bir dergi çıkarıyorduk. Böcük isminde bir dergiydi bu. Bu dergide bir şeyler yazmak, bir şeyler çizmekle başladığımı söyleyebilirim. Üniversite yıllarında tabii Türk dili ve edebiyatı bölümünde olmam dolayısıyla da daha fazla yazar tanıma, keşfetme imkânı buldum. Ama tek bir isim söylemem gerekirse beni yazmaya daha fazla iten, Gabriel Garcia Marquez’i keşfetmemdir diyebilirim, dönüm noktası.
İlk eseriniz bir şiir kitabı. Sonrasında Uçurtma Mevsimi isimli bir öykü kitabı, ardından arka arkaya romanlar yazdınız. Romanı diğer edebî türlere nazaran daha çok benimsediğinizi görüyoruz. Peki, diğer edebî türlerden sonra romanda karar kılmanızı sağlayan şey neydi?
Roman beni daha çok mutlu etti. Yani roman okurken daha çok mutlu oluyorum, roman yazarken daha çok mutlu oluyorum. Öykü hayata kısa bir ara gibi geliyor. Ama romanın ucu açık biraz. Yani sonsuza kadar gidebilecekmiş hissi veriyor. Ve hayatın büyük bir parçasını koparmak, okumak, düşünmek, işlemek… Bu yönleriyle romana daha yakın hissetmiştim kendimi. Zaman içerisinde de tamamen romanda karar kıldım.
Farklı coğrafyalar, farklı ülkeler, farklı yüzyıllar ve onlarca farklı suret… Hepsi sizin roman dünyanızın içinde aynı anda kendine hayat bulabiliyor. Bu çağın modern insanını da bir köyde doğup büyümüş birini de yahut çok farklı bir yüzyılda Hindistan’da yaşayan bir insanı da aynı romanın içinde buluşturuyorsunuz. Bu, bir anlamda zamanda yolculuk hissi mi yoksa hikâye toplama, yeni ruhları keşfetme arzusu mu?
Aslında bunu daha önce başka röportajlarda da televizyon programlarında da anlatmıştım. İlkokula başlamadan evvel özellikle hafta sonları babam beni arkadaşının müdürü olduğu bir liseye götürürdü. Yani liseye hafta sonu gitmek beş altı yaşlarında… Bunun alametifarikası nedir diyecek olursanız, oradaki padişah resimlerine bakmak için. Yani şu an liselerde hâlâ var duvarlarda bildiğim kadarıyla padişahların resmi. İşte Osman Gazi’den başlanır Osmanlının birçok padişahının portresi olur, Selçuklulardan, Göktürklerden, diğer Türk devletlerinden hükümdarların portreleri olur ve ben o portrelere bakmayı çok severim. Babamın beni hafta sonu liseye götürmesinin sebebi benim orada padişah portrelerine doya doya bakma isteğimle alakalıydı. İlkokula başladıktan sonra arkadaşlarımın harıl harıl çalışıp okumayı sökmeye çabaladıkları dönemlerde ben oturup derste sürekli padişah resimleri çizer ve geçmiş zamanı düşünürdüm. Osmanlı Dönemi’ni, ondan öncesini, dünyanın farklı coğrafyalarındaki farklı zamanları. Bu vesileyle de derslerimi epey boşladığımı söylemeliyim. İlkokul öğretmenim annemi çağırmış okula, konuşmuş ve benim derslerde sürekli padişah resimleri çizdiğimi, aklımın hep başka yerlerde olduğunu, arkadaşlarımın okuma yazmayı sökmesine rağmen benim bu konularla hiç ilgilenmediğimi belirtmiş. Annem beni karşısına alıp konuştu. Artık çarpım tablosunu öğrenmen gerekiyor, okuma yazmayı öğrenmen gerekiyor dedi. Fakat gerçekten öyle belki de patient hâldeydim ki sürekli o yaşta geçmiş zamanı düşünürdüm. Bundan kurtulamıyordum, bir tutkuya dönüşmüştü. Annem zeki bir kadındır. Eğer derslerini düzgün şekilde ilerletirsen, arkadaşlarının ulaştığı noktaya bir an önce ulaşıp onlara yetişirsen ilerde iyi bir mühendis olabilirsin ve iyi bir mühendis olduktan sonra bir zaman makinası yapıp geçmişe gidebilirsin belki, dedi. Bu beni çok etkilemişti, yani bir zaman makinesi yapmak için işe koyulmak… Çok kısa süre içerisinde çarpım tablosunu öğrendim. Okuma yazmayı söküp arkadaşlarıma yetiştim vs. Derken bir zaman sonra yani okuma yazmayı öğrensem de matematiğim çok iyi olsa da iyi bir mühendis olsam da zaman makinesinin hiçbir zaman yapılamayacağının farkına vardım, bunu kavradım. Kandırılmış gibi hissetmedim o anda. Çünkü okumayı öğrenince başka bir şey keşfettim. İstediğim kitapları okuyarak zaten geçmişe gidebilmeye başlamıştım. Özellikle babaannemlerin büyük bir evi vardı ve o evin mavi odası olarak tanımlanan bir bölmesi vardı. Orada bir sandık muhafaza ediliyordu, amcamların kitapları… Unutmuyorum Altın Kitap’ın bastığı klasiklerdi. Jules Verne’den Ernest Hemingway’e kadar birçok yazarın kitapları vardı ve ben o kitapları kurcalamaya başlamıştım. Öncesinde o kitapların kapaklarına bakarak birilerine okutma gibi bir alışkanlığım vardı, fakat artık kendim de okuyabiliyordum o yüzden zaman makinesinin bu şekilde gerçekleşeceğini düşündüm. O gün bugündür de roman okuyarak, kitaplar aracılığıyla dünyanın farklı yerlerinde bulunabiliyorum, farklı zamanlarına gidebiliyorum. Ve tüm bunlar belleğimin çok daha derin noktalarında yankılana yankılana farklı coğrafyanın insanlarını, farklı zamanları birbirine düğümleyebiliyorum herhâlde. Kısacası bunun müktesebatı evveli biraz böyle.
Bir önceki sorumla bağlantılı olarak ve “zamanda yolculuk” ibaresi bağlamında şunu da sormak istiyorum: Romanlarınızın büyük çoğunluğunun kurgusunda şimdiki zaman, geçmişe dönüş ve yeniden şimdiki zamana dönüş şeklinde bir matematik var. Bu kurgu içerisinde asıl ağırlık ise geçmiş zamana ait. “Zamanı” ya da daha özel anlamda “geçmiş zamanı” sizin kurgularınızda ya da anlam dünyanızda bu kadar önemli kılan şey nedir?
Sanırım temelde en basit hâliyle şöyle yanıtlayabilirim: Bu zamanı sevmemek. Yani içinde yaşadığım zamandan hoşlanmıyorum. Hâl böyle olunca da eskiye özlem duyuyorum. Belki de bir zaman makinesi olsa hani bir mucize gerçekleşse ve geçmişe giden bir rüzgâr beni kaldırıp 1500 yılına fırlatsa orada üç dört gün kaldıktan sonra günümüzü özleyeceğim. Bunu bilemem… Ama sonuç itibarıyla geçmişe duyduğum özlemin temelinde bugünden memnun olmayışım yatıyor diyebilirim.
Hem mistik hem de bir o kadar gerçek, hem masalsı hem ayakları yere basan; hayalle hakikatin, şimdiyle geçmişin arasında muğlak bir yerde… Bir yanıyla Doğu’nun mana dünyasının ve divan edebiyatı geleneğinin diğer yanıyla Batı kültürünün ürettiği büyülü gerçekçilik akımının aynı kapta harmanlandığı hikâyeler… Kurmacalarınızı besleyen bu muğlaklık bilinçli bir tercih ve örtülü bir eleştiri mi?
Evet, bu bilinçli bir tercih, aslında daha önceki sorularınıza verdiğim cevaplardan birinde bahsetmiştim. Ninemin bana anlattığı masalların çocukken çok etkisi oldu üstümde diye, yazarlık hayatımda özellikle. Yine onların etkisi zannedersem. Bir de klasik edebiyata duyduğum ilgi yani tarihî metinlere, kadim eserlere… Sanırım bu.
Rüya ilk insandan bugüne insanlık için gizemini koruyan kavramlardan biri. Hem Doğu hem de Batı kültüründe -yorumlama anlamında zihniyet farkı olsa da- rüyanın çok özel bir yeri var. Sizin de rüyaya yüklediğiniz derin anlamın izini romanlarınızda sürmek mümkün. Butimar’da rüya tasarlamaya çalışan psikiyatr bir karakteriniz var mesela. Rüya sizce nedir, rüyaları yönetmek sizin için neden önemli?
Rüyayı Doğu ile Batı’nın ele alış biçimleri farklıdır ama her iki dünyanın da ortak noktası şu ki her insan rüya görür ve her insanın rüyalarında gün içinde yaşadıklarına ilaveten o gün aklından dahi geçirmedikleri, bilinç düzeylerinin hiçbir alanında sekmeyen düşünceler de işin içine dâhil olur. Fakat Doğu’nun rüyalara yüklediği anlamın manevi boyutu da var. Özellikle İslamiyet’le alakalı biraz bu. İşte Şeyh Edebali örneğini verelim. Şeyh Edebali bir rüya görür. Rüyasında Osmanlı dallanıp budaklanarak dünyanın her tarafına yayılmıştır. Ve buradan büyük bir mana çıkararak bir hikâye oluşturulur; Osmanlının kuruluş hikâyesi… Kemal Tahir Devlet Ana’sında da o rüyayı Yunus Emre aracılığıyla anlattırmış mesela, bir şair, ozan aracılığıyla. Fakat benim rüyaya bakış açım Butimar’ı yazarken de özellikle şöyleydi: Rüyalar niçin atık zaman olsun ki? Yirmi dört saat diyoruz bir güne, niçin yirmi dört saatin sekiz saatini kayıp zaman olarak bir kenara fırlatıyoruz? Neden rüyalar hayatımızın belki de önemsiz bir ayrıntısını oluşturuyor? Butimar’ı yazmaya başladığım zamanlarda Hindistan’la ilgili çok fazla araştırma içindeydim ve orada bazı Hint gurularının insanların rüyalarını tasarlayabildiklerini, rüyalarına müdahale edebildiklerini okumuştum, çok etkilenmiştim bundan. Bunun üzerine çok düşünmüştüm. Yani gerçekten bir rüya tasarlanabilir mi, bir insan düşünde görmek istediği manzarayı eline kalem kâğıt alır gibi düzenleyebilir mi, çizebilir mi, tasarlayabilir mi… Sanırım bunun önemi yine bundan önceki sorulara verdiğim cevapla paralellik gösterecek. Yine günümüzden kaçma isteği ile alakalı bu durum. Yani bir rüyaya sığınmak… Hem rüyalar da bir zaman makinesi en nihayetinde. Ben öyle görüyorum. Tarihî bir kahramanı düşünün, Fatih Sultan Mehmet’i düşünün, Büyük İskender’i düşünün ya da başkasını… Sevdiğiniz bir tarihî karakteri ya da sevdiğiniz bir yazarı. Onunla gerçekten bir dekor içinde karşılaşma ihtimaliniz ancak ve ancak rüyalarda mümkün olabilir. Sadece bu bile rüyaları benim hayatımda çok farklı bir noktaya koyuyor diyebilirim. Ve rüyalarım bana yazdığım romanlarda ilham verdi. Butimar’dan önce de böyleydi, Butimar’dan sonra da böyle. Uzakların Şarkısı’nı yazarken de özellikle, rüya ile gerçek birbirine karışmıştı. Yani o romana çalışırken de benim psikolojik hâlim biraz böyleydi.
Roman yazmak hem kurguyla hem de karakterlerle derin bir bağ kurmayı içeren uzun bir yolculuk. Kimilerince uydurma bir rivayet olduğu söylense de Tolstoy’un Anna Karenina’yı bitirdiğinde “Anna Karenina öldü.” diyerek ağladığı söylenir. Siz de birçok roman yolculuğuna çıktınız. Bu yolculuklar içinde sizin için en özel olanı hangisiydi? Yahut kopamadığınız, ardından yas tuttuğunuz, özlediğiniz bir karakteriniz var mı, varsa şayet bize ondan biraz bahsedebilir misiniz?
Bu sorunun cevabı hiç şüphesiz ki Uzakların Şarkısı’nın başkarakteri Zencefil nam Şekerbaz’dır. Yani edepsiz papağanı romanın. Zencefil benim için çok farklı bir yerde. Yani sanki gerçekten onunla yaşamışım, onunla Galata Kulesi’nin etrafındaki sokaklarda dolaşmışız, 1753 yılını birlikte solumuşuz gibi gelir. Onu özlerim. Özellikle Zencefil’den sonra aklıma gelenlerden biri de Sular Üstünde Gökler Altında romanımın başkahramanı Kalender. Kalender’le de epey bir teşriki mesaimiz oldu. Onu da çok özlüyorum diyebilirim.
Sanırım psikoloji ile olan yakınlığınızdan da kaynaklı, yeni tanıdığınız insanları daha yakından keşfetmek için sorduğunuz bazı sorular varmış. Öncelikle bunu biraz açmanızı istesem ve bu soruları ben de size sorsam: Çocukluğunuza dair hatırladığınız ilk koku nedir? Kendinizi ne renk hissediyorsunuz?
Aklıma ilk gelen koku reyhan kokusu. Bu bazen değişebilir ama soruyu ilk okuduğumda aklıma ilk gelen koku reyhan kokusu oldu. Yani bir bitki kokusu. Renk olarak da deniz mavisi…