Hikâyenin İçini Doldurmak

Hikâyenin içini doldurmaktan neyi kastediyoruz?

Bir şehir düşünelim. Buluşmalar, görüşmeler, başlangıçlar, bitişler, varışlar, ayrılışlar keyfekeder. Şehre bir mutasarrıf tayin edilmiş olsun. Aklı başında bir mutasarrıf ise gelir gelmez bu keşmekeşi fark eder ve herkesin görebileceği bir yere bir büyük saat kondurur. Hikâyemizin, şehrin ortasında inşa edilen bir saat kulesi olduğunu varsayalım. Ahalinin hayatında elle tutulur bir değişikliğe sebep olmayan saat kulesi, şehri derinden derine dönüştürür. Müezzinin, kahvecinin, seyyahların, aseslerin gözü saattedir artık. Pazar kurulurken saate bakılır, mektebe gidilirken saate bakılır. Bir çocuğa ad konacağı zaman bile gözler yok yere saat kulesine döner. Torununun adını Abdurrezzak koyan ihtiyarın gözü nedense kocaman kadrana takılmadan edemez.

Meydanı kalabalık, halkı pejmürde, vakti ayarsız bu şehir, bir saat kulesinin ne işe yaradığını henüz anlayabilmiş değildir. Gerçi hâlâ zamanın dilini çözebilen olmamıştır.

Son derece girift, büyülü ve ürkütücü bir mefhum olan zaman hakkında konuşacağımı sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Ama saatler hakkında konuşmaktan kim keyif almaz? Zamanı köşeye sıkıştırmak için saat koleksiyonerleriyle iş birliği yapan bir hikâye kahramanı yaratmak istemez miydiniz? Geniş bir salon düşünün, varidatı hesaplanamayacak bir mirasyedinin simsiyah duvar kâğıdı ile kapladığı kubbeli, dairevi bir salon… Ortasında -nereden bulsuysa- fil saati bile var… Güneş saatleri, kum saatleri, su saatleri, mum saatleri… yüzlerce binlerce saatin irili ufaklı birer yıldız gibi parladığı bu odada zamanın eli ayağına dolaşır mı, hızını şaşırır mı, yönünü karıştırır mı diye düşünmeden edemem. Bir gün hikâyesini yazarım belki.

Peki, ciddi olalım.

Hayatı zamanla, hikâyeyi saatle eşleştirmemize itiraz istemem o hâlde. Kule?

Aşağıdan yukarıya doğru incelen kulenin gövdesi dikdörtgen silmelerle altıya bölünmüştür. En üstte çanın asıldığı gösterişli bir köşk vardır. Kuzeye, güneye, Doğu’ya ve Batı’ya bakan saat kadranları beşinci kattadır. Dördüncü katta barok bir balkon, üçüncü ve ikinci katlarda sivri kemerli büyükçe pencereler bulunur. En alt katın kuzeyinde kündekâri bir kapı, güneyinde çeşme nişi göze çarpar.

Haklısınız, kule olmazsa saatin heybeti azalır, şehrin her yanından görülmesi imkânsızlaşırdı. Fakat saat bize zamanı göstermeli, değil mi? Söz gelimi saatin on ikiyi göstermesi herkes için aynıdır. Fakat on ikinin manası herkeste farklı olabilir.

Ya randevuya geç kalınmıştır ya yemek molası yaklaşmaktadır ya bavulunu hazırlamak için vakit çoktur… Birinin muhtemelen gördüğü son öğle olacaktır diğeri için hâlâ gelmeyen telefonun ızdırabını perçinler. Saat ayna gibidir. Ayna, aynadır ama herkes onda kendini görür.

O hikâyeyi kuranlar kuleyi sağlam dikmek zorundadır fakat saatin gözlerden ırak deveranına ne demeli?

Saatin beyhude bir ânı gösterdiği vaki değildir. Anlamsızlık ve boşunalık görmek isteyen duvara bakabilir. Ama saate bakmayı seçenler kadranın üzerinde muhakkak bir anlamla karşılaşacaktır.

Saat, hayatı daima ikiye böler. Öncesi ve sonrası diye. Her saniye geride ölü hücreler bırakan bir tırpan gibidir. Hikâye de öyle olmalı. Hikâyenin sizi bir başkasına dönüştürmesine izin verin. Yazarken de okurken de.

Zaman daima yenidir. Asla eskimez. Saat asla eskiyi göstermez. Bin yıllardır aynı malzemeyi kullanır ama asla eskiye dair değildir. Bin yıllardır aynı kelimeleri kullanarak yeni hikâyeler yazarız. Eski alır, yeni satarız. İleri de gitmez, gidemez; yekinir, hamle yapar, ıkınır fakat âna hapsolur, ânın içinden çıkamaz. Zamanın içinde öyle anlar vardır ki yıllar yıllar sonra kıymete biner ama talihini o ân bilmek imkânsızdır.

Arkasında karmaşık mekanizmalar, ince mühendislik harikaları barındırır ama yüzü alabildiğine sade ve anlaşılırdır. Saate bakan ne zembereği görür ne de hassas döngüyü.

Birinin saati kurması gerekir ya da pilini değiştirmek icap eder. Bir büyük adam. Bir büyük hadise. Sonra hatıralar, kalp kırıklıkları, şahitlikler, yüzleşmeler, uyanışlar… Sonra okumalar… Yardımcı oyuncudur okumak.

Saatler binbir suret alsa da bütün marifeti zamanı göstermektir ne var ki zamanın kendisi değildir. Hikâye, hayatın namütenahi kataloğundan yüzler, sesler, izler seçerek binlerce çehreye bürünebilir ama hayatın kendisi olamaz. Bütün renklerini hayattan alır ama bir rengin bile bedelini ödeyecek kadar cesur değildir.

Saat, zamanı parçalara bölebilir, izah edebilir, dillere ve iklimlere tercüme edebilir. Zamanın dışına çıkılmaz. Tozpembe bir ilişki değildir bu. Sevecen olduğu kadar ceberut, cömert olduğu kadar tutucu. Kurallar, hassasiyetler, ölçüler vardır. Biçime ve manaya dair. Ne birinden ne ötekinden geçilebilir.

Saatin sesi vardır. Gözlerinizi kapatsanız bile mesela bir dakikayı hesaplayabilirsiniz. Düzenli, ritmik, sağlıklı bir sestir o. Hikâyenin de müziği olmalı. Ahengi. Kulağa hoş gelmeli.