Ümit Meriç “hep Öğrenmek ve Öğrendiklerimi Başkalarıyla Paylaşmak İsterim.”

SÖYLEŞİ

Zeynep Onar

Cemil Meriç ile çalışmak sizin için büyük bir düşünce ufku açarken öte taraftan sizin okuma ve düşünme sürecinizde entelektüel yakınlık ve bir bağ oluşturduğu muhakkak. Bir söyleşinizde “Meriç soyadını taşıyorum. Bunun bana getirdiği bazı kolaylıklar, bazı zorluklar var.” diyorsunuz. Bu soyadın yüklediği sorumluluklar yanında siz Meriç soyadına yeni bir değer katmayı ondan ayrı bir karakter olmayı nasıl başardınız?

Kimi başında taçla doğarmış, kimi elinde kılıçla. Bense bir kütüphanenin orta yerinde doğmuşum. Gözümü kitapların içinde açtım. Her evin duvarları, bizimki gibi kitaplıklarla dolu sanırdım. Babam, önce babam sonra ömür boyu hocam oldu. Bu da her evlada nasip olmayan bir mazhariyettir.

Genetiğin sırlarına kısmen de olsa insan yaşadıkça vakıf oluyor. İlgilerim başlangıçta ister istemez babamın ilgileri oldu. Ama sanırım bir öğretmen olan annemin de kitaba olan saygısı ikinci bir genetik unsur olarak hayatımı şekillendirdi. Ömrümün ilk kırk yılı babam için okumak ve yazmakla geçti. Benim için başka her şey teferruattı. Hocalık yıllarımda babamla aynı olan ilgilerimin yanına yeni ilgi alanlarının girmeye başladığını hissettim. Ben Tolstoy’un Moskova’ya iki yüz elli kilometre mesafedeki malikânesinde onun kütüphanesini görünce hayretler içinde kalmıştım. Fransızca kitapların yüzde sekseni babamın kütüphanesindeki kitaplar ile aynıydı. Ben, bu kütüphanenin balını tattım. Ama zaman içinde çocukluğumdan beri tohumlarını içimde taşıdığım konular, özellikle 1975’te doktorayı verdikten sonra çiçek açmaya başladı. Edebiyat merakım, sanat tarihine ilgim ve İslamiyetle ilgili cehaletim beni sosyolojiden uzaklaştırmadı ama yeni ufuklara taşıdı. Çocukluk yıllarımda Peyami Safa ile başlayan roman maceram, Atilla İlhan’dan geçip Tanpınar’a vardı. Sanat tarihi ilgim, dünyadaki müzeleri tavaf edip bir İstanbul müzesi kurma hayaline ulaştı. Dindar kimliğim, neden sonra oluşurken önceleri kendi göbeğimi kendim kestim, sonraları yazılı ve sözlü irfan dünyasının kapıları önümde açıldı. Yaşadığım hayattan çok memnumun. Günleri, saatleri değil dakikaları hatta saniyeleri çok severim ve sayarım. Hep öğrenmek ve hep öğrendiklerimi başkalarıyla paylaşmak, onlara aktarmak isterim. Hayatımı bu cümle ile özetleyebilirim. Bu açıdan hem annemin hem de babamın kızıyım.

Anlattıklarınızdan babanızın kitapla olan ilişkisi her kitap kurdunun zihninde derin izler bıraktı. Babanızın gözlerini kaybettikten sonra geceleri yatağından kalkıp etraftaki eşyalara çarparak kütüphanenin kapısını bulduğundan içeri girip raflardan bir kitap alıp açtığından, sayfaya başını gömerek hüngür hüngür ağladığından bahsediyorsunuz. İnsanın vücudunun ondan vazgeçtiği zamanda bile kitabı vazgeçilmez kılan nedir? Babanızın kitapla olan teşrikmesaisi sonraki çalışmalarınızı nasıl etkiledi?

Babam, dört yaşında gözlük takmış ve dört yaşında okumaya başlamış. Kitap, onun için her sayfasında esrarlı bir kapıyı açarak muhteşem bir değil birçok dünyada yaşamasını sağlayan bir dost idi. Bu özelliğini gözlerini kaybettikten sonra da devam ettirdi. Şu farkla ki artık dikkati fani dünyanın alayişine dalıp vakit kaybetmeden onun karanlık dünyasını pırıl pırıl ışıldatan ikinci bir güneş gibi oldu. Bense sesimle kuyunun dibindeki babama sesten bir merdiven kurarak onun karanlıklarını aşmasını sağladım. Babam, okumadığı ve yeni bir şey öğrenmediği zaman mutsuz olurdu. Bu özellik aynı ile bende de devam ediyor.

Hayatınızda önemli bir yere sahip olan biri daha var o da Cevdet Paşa. Sizin çalışmalarınıza kadar Cevdet Paşa daha çok tarihçi kimliği ile biliniyordu. Bir sosyolog olarak onunla yolunuz nasıl kesişti? Ve sizde nasıl bir değişime yol açtı?

Cevdet Paşa beni benle, beni tarihimle, beni geleceğimle buluşturan ve tanıştıran muhteşem bir üstat oldu. Ben o zamana kadar lise tarih kitaplarıyla sınırlı dünyamı genişleten ve derinleştiren bir rehberle buluştum. Evet dünya tarihi, siyasetiyle edebiyatıyla sanatıyla beni cezbediyordu ama beni kendimle beni ecdadımla beni ecdadımın değerleri ve dünyasıyla tanıştıran o oldu. Yani çevrede dolaşan dikkatimi kendi merkezime çevirdi. Varlıkla ve varoluşla ilgili cevapsız sorularımı bir tarihçinin satırlarını izleyerek nefes nefese buldum. O satırlar, beni Asr-ı Saadet’e, İslam’a ve Müslüman kimliğime götürdü. Bu benim için hem kendi benimle tanışmam hem toplumumla buluşmam için muhteşem bir imkân oldu. O günden sonra o zamana kadar cevapsız kalan pek çok sorunun cevabını buldum. Sorular devam etti elbette ama artık cevabını bulduğum sorular beni bir daha yoklamadı.

Sosyolog ve akademisyen kimliğinizin yanında çocuklar için bir kitap kaleme aldınız. Çocukların büyülü dünyasına girmek nasıl bir duygu?