Kurmacada iyi karakter, eylemlerinin iyiliği veya kötülüğüyle değil, karakterin kitap bittikten sonra da okurun muhayyilesinde yaşamaya devam etmesiyle ilgilidir. Sayfalar tükendiği hâlde yaşamayı sürdüren, okurun gündelik hayatına karışan, yorumlarına sirayet eden, dünyaya bakışını değiştiren kahraman, amacına ulaşmış bir karakterdir.
Modern dünya karakterle inşa edilmiştir. Don Kişot, Hamlet, Faust, Robinson Crusoe, Madam Bovary, Raskolnikov, Anna Karenina gibi karakterler içinde yaşadıkları kurmacalardan çok daha geniş bir alanda kültürel meselelerin, açmazların, tekliflerin taşıyıcısı olmuşlardır. Bir çırpıda sıraladığımız bu isimlerin ortak özelliği ise hepsinin uzun eserlerde teşekkül etmiş olmaları. Peki, önünde romancılar gibi uçsuz bucaksız sayfalar bulunmayan öykücünün bir karakter inşa etmesi ne kadar mümkündür? Gogol’un Akaki Akakiyeviç’i, Ömer Seyfettin’in Efruz Bey’i, Refik Halit’in Yatık Emine’si, Tanpınar’ın Abdullah Efendi’si, Vüsat O. Bener’in Havva’sı, Oğuz Atay’ın Beyaz Mantolu Adam’ı, Sabahattin Ali’nin Atmaca’sı, Mustafa Kutlu’nun Sosyalist Ali’si bu soruya müspet cevap vermek için yeterlidir. Öte yandan şunu peşinen söylemek gerekiyor. Karakter, bir öykü için olmazsa olmaz unsur değildir. Öykücü mekân ya da nesneyle de anlatısını kurmayı, temellendirmeyi, nihayetlendirmeyi tercih edebilir. Zaten karakter bir öyküyü tek başına ayağa kaldıramaz. Ama doğru dil, doğru atmosfer, doğru bakış açısıyla kurgulanan bir karakter hem kendini hem öyküyü ölümsüzleştirir.
Bir öykü yazmaya başladığımız anda bilerek ya da bilmeyerek karakterimizi ya var eder ya da yok ederiz. İnandırıcı ve akılda kalıcı bir karakter inşa etmeyi; karakterin fiziki görüntüsünü betimlemekten, çevresini aktarmaktan ibaret zannedenleri daima hüsran bekleyecektir. Karakter sadece dış görünüş ve davranışlar değildir, duygu ve düşünce biçimidir aynı zamanda. Bir öyküyü yaşatan, hayatın içine dâhil eden, onun gerçekliğidir. Fakat bu gerçeklik dış dünyadan gözümüze çarpan ham/işlenmemiş gerçeklik değildir. Yazarın, hayatı alımlama biçimi yazınsaldır. Hayattaki karakterlerin kurmacadaki karakterlerle birebir örtüşmemesinin sebebini Necati Mert’in kurgu ile kurmaca arasındaki farka dikkat çektiği satırlarıyla açıklayabiliriz: “Kurmaca, kurguyla karıştırılmamalı. Kurgu, mekaniktir. İşçiliktir. Bu anlamda kurgu raporda, tutanakta, tarihte, röportajda olduğu gibi edebiyatta/öyküde de var. Öykü de çatı çatar, parçaları takıp birleştirir, monte eder. Fark burada: Öykü, bunları öğreticilik için yapmaz. Derdi hayatla birebir örtüşmek değildir. Bu da kurmaca’dır işte. Tasarlanmış.”1
Karakter her zaman sıra dışı insanlardan oluşmaz. O, herhangi bir insana “farklı gözle” bakmanın sonucudur. Karakter, ondaki ayırt edici vasıfların tasvirinden fazlasını ister. Ayırt edici vasıfları o güne kadar bakılmamış yerden görmek, yazılmamış yerden yazmak, karakterin derinliği için şarttır. Guy de Maupassant, Pierre ile Jean’ın ön sözünde Flaubert’in kendisine tavsiyelerini aktarır: “Bir şey ifade edilmek istendi mi, şimdiye kadar hiç kimse tarafından görülmemiş ve söylenmemiş bir taraf buluncaya kadar o şeyi dikkatle uzun uzadıya gözden geçirmek lazımdır. Her şeyde keşfedilmemiş bir taraf vardır. Gözlerimiz her şeyi bizden öncekilerin zihnimizde bıraktığı hatıralar ile görmeye alışıktır. Hâlbuki en ufak bir şeyde bile meçhul bir taraf vardır. İşte onu bulalım. Yanan bir ateşi veya ovadaki bir ağacı tasvir etmek için bu ateşin veya ağacın önünde hiçbir ateşe veya ağaca benzemeyecek bir taraf buluncaya kadar duralım. İşte insan ancak bu şekilde orijinal olur.” Maupassant, bu öğüdün devamında şunları söyler: “Üstelik yeryüzünde iki kum zerresinin, iki sineğin, iki elin, iki burnun bile birbirlerine benzemedikleri hakikatini ortaya koyduktan sonra; beni, bir mahluku veya eşyayı iyice hususileştirecek, aynı ırktan veya aynı cinsten olan mahluklardan veya eşyadan ayırt ettirecek birkaç cümle bulmaya zorlardı.”2 Kısacası mesele bir ağacı görmek değil, o ağacı en meçhul yanıyla görmektir.
Necip Tosun, pek çok yazar için karakterin “yeni bir hayat teklifi” olduğunu; Gregor Samsa’nın, Genç Werther’in, Raskolnikov’un bu yenilikleriyle ölümsüzleştiklerini söyledikten sonra, yazarın bu teklif esnasında uyması gereken kuralları şöyle açıklar: “Yani yazar, karakter aracılığıyla bir hayat teklif ederken, o hayatın olmazsa olmazlarına uymak durumundadır. Bu durumda yazar sahneye sürdüğü karakteri soğukkanlılıkla izleyen bir yönetmen gibidir. Evet, kendi tasarımı bir hayatta, kendi özerkliğini koruyan kahramana hayretle bakan, silinmiş, geri plana çekilmiş bir seyirci gibi.”3
Yeni bir hayat teklifi, özgün bir perspektif demektir. Çoğu kişinin büyük bir yanlış anlamayla güldürü zannederek okuduğu Don Kişot için, Garaudy’nin “üstadım” demesinin sebebi yalnızca içinde şifrelenmiş derin Endülüs ruhu mudur acaba? Bunun cevabını kendisinden dinlemekte fayda var: “Don Kişot, tarihteki sahte gerçekten daha doğrudur. Gerçek doğru, hayata bir anlam kazandırır, yeni bir hayatın temelini atar. O yüzden Don Kişot, Jül Sezar’dan daha fazla gerçektir. Jül Sezar benim için nedir? Sadece, tarih adı verilen kitaplarda var olan biri. Don Kişot ise sanki sahte gerçeğe meydan okurcasına, hayatımızda hep yaşar ve her an yeniden doğar.”4 Anlaşılan o ki Garaudy için eser, aydınlanmacı, katı pozitivist istikbalin de eleştirisidir. Yani eser bir teklif, bir perspektif barındırmakta; sahaya sürdüğü özgün kahraman, dünyada yaşamış pek çok insandan daha gerçek bir karakter olarak tecessüm etmektedir.
Bir Karakter Tasarlamak
Yazarın da okurun da “temel özelliklere” ihtiyacı vardır. Pearl Hogrefe, “Okura her şeyi anlatmak yarar sağlamayacak, büyük olasılıkla kafasını karıştıracaktır. Böyle bir metin, yoğunlaştırılmış bütünlükten yoksun, belli belirsiz göndermelerle düzenlenmiş olarak kalacaktır.”5 der. Yazar, karakter inşa ederken insan davranışlarından, o güne kadar hayata dair gözlemlerinden, bu gözlemlerin hafızasına yığdığı müşterek kanaatlerden yararlanır. Kahramanının karakteristik özelliklerini bir çırpıda sıralamak, onun hayatını özetlemek çoğu zaman ters teper ve inandırıcılığı yaralar. Bir insanı bir insana anlatmak ne resim yapmaya ne heykel yontmaya benzer. İnsanın yazınsal işlenişi, sanatın en karmaşık yollarındandır. Keşfettiği yolda yürüyen sanatçı, bu güzergâhı mutlaka işe yarar düşüncesiyle başkalarına veremez çünkü bir öyküde işe yarayan, diğerinde yaramayabilir. Bir karakteri var eden, diğerini yok edebilir.
Önemli olan kendi mevcudiyetine sımsıkı tutunan, öyküyle arasında bütünleştirici bağlar kuran karakterler ortaya koyabilmektir. Bazı yazarlar, devasa bir saray inşasına koyulurlar. Büyük, ihtişamlı bir saray yapmaya niyetlenen kişi avlusu, revakları, havuzu, balkonları, vitrayları, kabul odası, kubbeleri, eyvanları, tonozlu nişleri, kündekari kapıları, merdivenleri, tırabzanları düşünmek, hiçbir ayrıntıyı ıskalamamak, mimarinin estetik bütünlüğünü korumak durumundadır. Böyle bir yapıt, sanatçının aylarını, yıllarını alabilir.
Bu sarayın pencereleri uyumsuz, balkonları muvazenesiz, merdivenleri eksik ise sonuçta elimizde yanlış, yakışıksız bir yapı kalır. Kulağa biraz acımasız gelebilir ama verilen emeklerin, uykusuz gecelerin sonuca katkısı olmaz. Diğer bir kişi ise küçük bir köy evi inşa etse; pencereleri taksa, duvarları kireçlese, avlusunu süpürse ortaya mis gibi bir sonuç, tamamlanmış bir yapıt çıkar. İkincisi, bütünlüklü varoluşu sebebiyle ilkinden daha iyi, daha estetiktir. En azından sanatta bu böyledir. Bir karakteri kâmilen tasarlamak, onun hakkında sonsuz bilgi yığınını okurun önüne dökmekle değil, onu doğru parçalarla örmekle mümkündür.
Bazı karakterler anlatılarak bazıları ise gösterilerek inşa edilirler. Bu iki yöntemin aynı anda kullanımı daha yaygındır. Bunlardan hangisinin ne zaman devreye sokulacağı, hangisinin öne geçeceği öykünün akışıyla, yazınsal estetiğinin ihtiyaçlarıyla belirlenir. Kahramanın kısa birkaç cümleyle özetlenebilecek yanlarını, okurun sabrını zorlarcasına uzun uzadıya sahnelemenin kimseye faydası olmayacaktır. Bu durumda yazar doğru seçimler yapmalı, tasvir ve hülasa edişlerde klişelerden alabildiğine kaçınmalı, özgün ifadeler, özgün yorumlar bulmalı, güçlü çağrışımlara başvurmalıdır.
Anlatmak ve Göstermek
Mithat Enç, Uzun Çarşının Uluları’nda her biri muhteşem karakter öyküleri kaleme almıştır. Kitabın ilk öyküsü olan “Aktar Musa Efendi”6 pek çok bakımdan konumuza ışık tutacak özellikler barındırır. Mithat Enç, anlatılarında kendini saklamayan bir öykücüdür; yazar olarak anlatıcı sesin içindedir. Seçtiği karakterleri tanıyor oluşu, onun bu tavrını metnin kolayca sindirmesine olanak verir. Her bir karakteri zengin bir dille tasvir eden yazar; onların söz, eylem ve düşünce bütünlüğünü nesnel bir çerçevenin içine yerleştirir. Öyle ki bazen kelimeler aradan çekilir, kahraman etiyle kemiğiyle karşımızda belirir: “O hiçbir yanıyla öteki çarşı esnafına benzemezdi. Her kıvrımı üzerinde titizlikle durulmuş sarı, ince ahmediye sarığından ayaklarındaki lapçinli mestlerine kadar kılığının tümü titiz, temizlik ve düzene düşkün bir çelebiyi andırırdı. Kaşları daima, iki iri uzatma işareti gibi hayretle kalkmış, burnunun aşağısına doğru yerleştirdiği, teneke çerçeveli gözlüklerinin üstünden bakan kahverengi gözlerinde, masal dünyasını seyreden çocuksu bakışların duru hayranlığı ışıldardı. Soluk, ince uzun, sakalsız bir yüzü vardı. Kısa kırpılmış bıyıklarının altında, dudakları daima, derin düşüncelere dalmışçasına büzüşük dururdu. İnce narin parmaklarıyla, dükkânın arkasındaki tezgâh boyunca dizili ufak teneke ibriklerinden beyaz havanına niteliklerini ancak kendinin bildiği renk renk sıvılar aktarırken görünce onu, toprağı altına çevirmenin yollarını arayan Ortaçağ simyagerlerinden sanılabilirdi.” Bu alıntıda karakteri “anlatarak” tasvir eden Enç, okurun kanaatini de devreye sokmak için zaman zaman “göstermek” usulünü de kullanır. Yazar, Aktar Musa Efendi’nin müşteriler arasında zengin fakir, çocuk yetişkin ayrımı yapmadığını belirttikten sonra, topacı için ip almaya gelen çocuklara, “Ne buyurdunuz efendim?” diye sorduğunu aktarır. Bu diyalog cümlesi, kahramanın daha net çizgilerle muhayyilemizde belirmesine imkân verir.
Bir metinde karakterin özellikleri peş peşe sıralandığında hâliyle ortaya nahoş bir durum çıkacak, tasvir bombardımanına maruz kalan okur bir adım geri çekilecektir. Bu sebeple karakterle ilgili açıklamaları, betimlemeleri metnin doğal akışı içinde yerleştirmek gerekir. Bu konuya aynı öyküden bir misal verebiliriz. Aktar Musa Efendi’nin, kitapları raftan çektiği sahnenin devamına bakalım: “Gözlüğünü özenerek burun kemerine yerleştirdikten sonra sayfaları incitmekten çekiniyormuşçasına özenle çevirip okumaya başlardı.” Yazar “onun burnu kemerliydi” demek yerine, burnunun kemerini başka bir eylemin doğal bir parçası olarak konumlandırmış, aslında öykünün girişindeki tasviri sonraki sayfalara yayarak pekiştirmeyi ustalıkla sürdürmüştür.
Bir karakterin belirginleştirilmesi için yan karakterlerden faydalanmak, karakterin öne çıkan özelliklerini diğerlerinin arasında görünür kılmak yaygın yöntemlerdendir. Bu nevi gizli açık çatışmalar, kahramanı sürekli kendisi üzerinden tanımlamak zorunluluğunu hafifletir; yazar, başkaları dolayısıyla da kahramanı inşa eder. Aktar Musa Efendi eviyle işi arasında bir tenakuz yaşamaktadır. Öykü bize onun eve geç gittiğini, evden erken ayrıldığını söyler. Bunun sebebi ise Aktar Efendi ile karısı Zellah Teyze’nin birbiriyle hiçbir şekilde uyuşmayan yapısıdır. Aktar Musa Efendi’nin dükkânında raflardaki kutular, “hazırol nizamında, denetimi bekleyen asker dizileri kadar düzenli” iken Zelluh Teyze, soyduğu sebzelerin kabuğunu havuzun çevresine saçan, boşuna külfet saydığı için yatak serip toplamayan, her şeyi olduğu gibi bırakan biridir. Ayrıca Musa Efendi ciddidir, yalnızlığı sever. Zelluh Teyze ise neşelidir ve sürekli insanlarla iç içe olmak ister. Mithat Enç, karı koca arasındaki zıtlıkları bir çatışma unsuru olarak kullanmaz; aksine, karı kocanın daha sonra hayırsız oğul karşısında bir araya gelmesini manalı kılacak bir ayrıntıya dönüştürür.
Maskenin Ardındaki Tasarım
İyi bir öyküde karakter, sayfalar boyunca toprağa bir batıp bir çıkan örüntüler hâlinde inşa edilir. Onun varlığı, kişiliği, kimliği, değişimi, tepkileri, jestleri, konuşmaları, susmaları, giyim kuşamı, düşünceleri, ön yargıları bir bütün hâlinde bu inşanın hizmetine tabi olur. Yazar, karakterin hayata bakışını, zaaflarını, korkularını bilmeden onu hakkıyla tasarlayamaz. Tam da bu sebeple yazara, insanları gözlemden fazlası gerektir. En sıradan karakterin teşekkülünde bile topyekûn insanlık bilgisine ihtiyaç duyulur, velev ki bu bilgilerin azıcık bir kısmını kullanacak olsa bile. Mithat Enç, Aktar Musa Efendi’yi inşa ederken sayfalar boyunca toprağa bir batıp bir çıkan ama hep aynı gayeye hizmet eden parçalar kullanmıştır. Komşu esnafın namaza gittiği saatlerde onun el yazması ve taş baskısı kitaplara gömülmesi; telgraflar ve elektrik hakkında bazı bilgilere sahip olması; oğlunun adını, bilgili, ferasetli olsun diye filozof-şair Vehbi’nden mülhem Vehbi koyması, öykünün sonlarına doğru eski dostu Müderris Abdullah Efendi ile hayır, şer ekseninde felsefi bir sohbete tutuşması, Aktar Musa Efendi’nin karakterini sahih bir şekilde inşa eden örüntülerdir.
Aslında “Aktar Musa Efendi” bir dönem ve atmosfer öyküsüdür de. Yazarın mekânla, eşyayla, zamanla kurduğu münasebet, karakterin belirginleşmesini kolaylaştırmıştır. Nitekim Tomris Uyar, atmosfer öykülerinin sahih karakter yaratmak konusunda daha elverişli olduğunu söyler. “Bu hikâyelerde ilk göze çarpan özellik, okuru da hikâye kişileriyle birlikte bir atmosfer içine sokmak, etki altına almak ve o etkiyle, o havayla durmaksızın beslemek çabasıdır.”7 Mithat Enç, zikrettiğimiz öyküsünde tam olarak bunu başarmıştır.
Karakter maskelerin altındaki yüzü, yüzün altındaki niyeti de içine alan geniş bir tasarımdır. O, yazar tarafından köleleştirilemez, araçsallaştırılamaz. Kahramanlar öfkeli, munis, tezcanlı, maceracı, yargılayıcı, anlayışlı, bencil, tutarsız, anlayışlı, geçimsiz, otoriter, özgüvenli, korkak olabilirler. Onların özgür bırakılması, kendi ellerini kullanarak kendilerini inşa etmesi gerekmektedir. Bir öyküde karakter, kendini kimseye sevdirmek zorunda kalmadan var ettiğinde gerçek bir karakter olur.
Kaynakça
1. Necati Mert, “Biyografik ve Otobiyografik öyküde ve ‘Ben’ Öyküsünde Yazar-Karakter İlişkisi”, Heceöykü, 2007, S. 22, s. 88.
2. Guy de Maupassant, Pierre ile Jean, Çev. Bedia Kösemihal, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul: 1947, s. XIV, XV.
3. Necip Tosun, “Karakter: Yeni Bir Hayat Teklifi”, Heceöykü 2007, S. 22, s. 48-50.
4. Roger Garaudy, Don Kişot: Yaşanmış Şiir, Çev. Cemal Aydın, TEV, İstanbul: 2016, s. 13-34.
5. Pearl Hogrefe, “Karakteri Yaşama Geçirmek”, Öykü Yazma Teknikleri, Haz. Salih Bolat, Varlık Yayınları, İstanbul: 2020, s. 157.
6. Mithat Enç, Uzun Çarşının Uluları, Ötüken Yayınları, İstanbul: 1997, s. 9-24
7. Tomris Uyar, “Hikâyede Yoğunluk”, Haz. Feridun Andaç, Öykücünün Kitabı, Varlık Yayınları, İstanbul: 1999, s. 258.