Edebiyatımızın Çatışan Ruhlarının Dostluğa Uzanan Hikâyesi

Edebiyat dünyamızda dostluklar kimi zaman derinleşen fikirsel çatışmalardan kimi zaman da farklı bakış açılarını anlamaya ve kabul etmeye dayalı bir birliktelikten doğar. Bu dostluklar farklı düşünceleri, zıt görüşleri bir araya getirerek edebiyatın insanın içsel çatışmalarından, toplumsal sorumluluklarına kadar geniş bir yelpazeye hitap etmesine de imkân sağlar.

Edebiyatımızda kavgalar ve dostluklar, sanatçıların fikir ve estetik çatışmalarının yansımasıyla edebiyatın gelişim sürecinde önemli bir yer tutar. Çatışan ancak birbirini tamamlayan ve sonunda bir araya gelen fikirlerin yolculuğu sanatın kucaklayan çatısına doğru ilerler.

Türk edebiyatında ilk edebî tartışma olarak kabul edilen Namık Kemal ve Ziya Paşa arasındaki “Harabat” tartışması, Recaizade Mahmut Ekrem ve Muallim Naci arasında “zemzeme-demdeme” çatışması, Ahmet Mithat Efendi’nin başlattığı “dekanlık” eleştirisi, “abes” ile “muktebes” kafiyesinden çıkan ayrışma, Hüseyin Cahit’in “öteki” kavgaları, Tevfik Fikret ile Mehmet Akif Ersoy’un fikir ayrılıkları, Peyami Safa’nın “kalem”, Yaşar Nabi Nayır ile Nurullah Ataç arasındaki “mürekkep” kavgaları, Nazım Hikmet ile Necip Fazıl’ın sert atışmaları, Garip şiir akımı yüzünden çıkan meydan savaşları, edebiyatımızın en sarsıcı tartışmalarından sadece birkaçıdır. Bu tartışmalar, edebiyat dünyasında yalnız eleştiri ve polemik sınırlarında kalmamış, zaman zaman kişisel sataşmalara dönüşerek edebî atmosferi keskinleştirmiş ve “Ben senin cemaziyelevvelini bilirim!”(1) anlayışıyla edebiyatımızın en hararetli anlarına sahne olmuştur. Yine de edebiyatımız farklı görüşlerin, bakış açılarının ve hatta ideolojik farklılıkların zengin bir biçimde harmanlanmasına imkân tanımıştır.

Garip akımı şairleri Orhan Veli, Melih Cevdet ve Oktay Rifat’ın, geleneksel şiir anlayışını kırarak sadeleşme sürecine girerken yaptığı şiirsel devrim, II. Yeni’nin çağrışımlarla beslenen hayallerinin yansıması ve soyut dünyası, Attila İlhan öncülüğünde Maviciler’in özgün bakış açıları ve Hisarcılar’ın gelenekselciliği arasındaki dostluklar, edebiyatın sadece dilde değil, düşünce düzeyinde de ne denli dönüştüğünü göstermiştir bizlere. Birbirinden farklı bu akımlar, karşıt düşünceleri bir araya getirerek hem sanatsal hem de toplumsal sorumluluk taşıyan eserler üretmişlerdir.

Cahit Sıtkı Tarancı ve Yedi Meşalecilerden Ziya Osman Saba’nın dostluğu âdeta kelimelerle ilmek ilmek örülmüş dostluk örneğiydi. Cahit Sıtkı, Paris’teyken memleket hasretini, yalnızlığını en çok Ziya Osman Saba’ya yazmış, o ise mektuplarıyla dostunu her daim teselli etmişti. Cahit Sıtkı’nın hastalık ve yalnızlıkla boğuştuğu zamanlarda arkadaşına yazdığı mektuplar, Ziya Osman’ın sığınılacak güvenilir bir liman olduğunun yansımasından başka neydi ki? Galatasaray Lisesinde başlayan bu derin dostluğun sembolü olan Cahit Sıtkı’nın Ziya’ya Mektuplar’ı, şiir estetiği üzerine kurulmuş edebiyatımızın nadir örneklerinden. İşte bu içten mektuplardan bir kesit: “Dünyada iki riyasız insan tanıdım, biri annem biri de sen… Vakaa anneme on beşte bir filan yazıyorum; ya sana? Yazmıyorsun diyemezsin Ziyacığım, zira şiir yazdığım zamanlar, başını omuzumda uzatıp mısralarıma bakışlarının baharını serpen sensin ve her zaman şiir yazdığıma göre her zaman beraberim seninle (…) İstanbul’dayken içime sıkıntı bastığı zaman sana koşardım, çünkü sen benim için yalnız vefâkar ve hâlden anlar bir dost değil, aynı zamanda, açık havayı, güneşi, baharı, iyiliği de temsil eden, nasıl olup da insan kalıbına girdiğine daima hayret ettiğim bir meleksin.”(2)

Sanatçıların birbirine yazdığı mektuplar, hem edebiyat camiasının gündemini canlı tutmakta hem de mektuplar aracılığıyla onların farklı bakış açılarını ne denli özenli bir üslupla yansıttıklarını belgeler nitelikte. Attila İlhan’a yazılan mektupların derlendiği Attilâ İlhan’a Edebiyat Dünyasından Mektuplar adlı eserde özellikle İsmet Özel’in “ağabeyim” hitaplarıyla başlayan mektupları, İlhan’a saygı ve sevgisini ne de güzel sergilemekte.

“Değerli ağabeyim Attila İlhan,

Size kolaylıkla ağabey demek cesareti ne sizinle bir kez oturup konuşmuş olmaktan, ne de benden yaşça büyük oluşunuzdan geliyor. Aslında nice kakavanın kafasına uyacak olsam size yazmam bile tuhaf olurdu. Oysa ben Ankara’ya vardığımın hemen ikinci günü size yazmayı gündeme aldım.”(3)