Bir Ben Yoktur Bedenden Dışarı

“Üryan geldim gene üryan giderim.” diyor Karacaoğlan. Hemen peşinden de neden üryan gideceğini açıklıyor: “Ölmemeğe elde fermanım mı var.” Ne de doğru söylemiş şair. Çıplak geliyoruz bu dünyaya, şayet kefeni bir tür kıyafet saymazsak yine çıplak gideceğiz. Azrail gelip canımızı talep ettiğinde de her türlü dünyevi birikimden soyunmak zorundayız.

Bir zamanlar bu topraklarda, kendilerine Melami denilen gönül ve hak ehli insanlar yaşardı. Belki de onlar, “üryan”lık gerçeğini en hakiki şekilde anlamış olanlardı. Allah’la aralarındaki ilişkiyi tamamen içselleştirmiş kişilerdi Melamiler. İbadetlerini, inanç derinliklerini başka gözlerin görmesine gerek duymazlardı. Hâliyle ibadetlerini gizlerlerdi, onun da ötesinde başka gözlere bir beynamaz, bir ayyaş, bir berduş gibi görünmeye çalışırlardı.

Melamilik özünde soyunmak demektir: Kibirden, benlikten soyunmak. Madem dünyaya geldiğinde bilgiden, korkudan, gösterişten yoksundur insan; sonradan edindiklerini yanında götüremeyeceğine göre tüm bunları yaşarken de üzerinden atmış görünmelidir. Ve soyunduklarının yerine, tasavvufi terimle söyleyecek olursak “tecrit hırkası” giymelidir.

Tecrit hırkası maalesef, derin anlamlara sahip daha nicesi gibi gittikçe unutulan kavramlardan. Oysa modern zamanlar insanının tıkandığı noktalarda, maskelerden sıyrılmaya ilham vermesi yönüyle ne de büyük bir ihtiyaçtır o tür hırkalar. Hele ki sıradan anların bile sosyal medyada abartılıp, makyajlanıp, filtreden geçirip öyle paylaşıldığı günümüzde.

Baki, sonbahar rüzgârının bir bahçedeki yapraklara neler yaptığını anlattığı o nefis gazelinde, tecrit hırkasının ne anlama geldiğini çok güzel anlatır:

Eşcâr-ı bâg hırka-i tecrîde girdiler

Bâd-ı hazân çemende el aldı çenârdan

Baki’nin ilk bakışta dediği şu: Bahçenin ağaçları tecrit hırkası giydi, çemende sonbahar rüzgârı çınardan el aldı. Kapalı istiare sanatının başarıyla kullanıldığı beyitte şairin asıl söylemek istediğine gelince: Tasavvuf ehli tecrit hırkası giyer. Bu giyinme aslında bir tür tezadı içerir. Zira hırka giymek, kibirden soyunmak demektir. Baki, ağaçlar da yapraklarını soyunarak gösterişlerinden arındıklarını söylüyor. Elbette şairin herhangi bir tasavvufi ritüeli açıklama gayesi yok. O sadece teşbih yapıyor, ağaçların yapraklarını dökmesiyle kibirlerinden soyunduklarını örneklemek amacıyla tasavvuf ehlinin tecrit hırkası giymesinden yararlanıyor. Yine şair, tasavvuftaki “el almak” ifadesiyle de çınar yapraklarının ele benzemesi arasında ilgi kuruyor.

Sözlükte melamet; kınamak, kötülemek, ayıplamak gibi anlamlara geliyor. Melamilik de kınanmak, ayıplanmak pahasına bile olsa ibadetini, inancını gizli tutmak temeline dayanan bir öğreti. Tabii melametin bir de şiirsel tanımı var. O tanım da Baki’yle çağdaş bir başka büyük şairden, Fuzuli’den gelsin:

Ey Fuzûlî ben melâmet mülkünün sultânıyım

Berk-i âhım tâc-ı zer sîm-i sirişkim taht-ı âc

Kendi lisanınca “Ey Fuzuli,” diyor şair, “ben melamet ülkesinin sultanıyım; ahımın şimşeği altın taçtır, gümüş gözyaşım fildişinden yapılmış tahtımdır.” Fuzuli, sahici âşıkların; yürekten gelen âh u feryatlarını taç, gözyaşlarını taht eyleyerek melamet ülkesinin sultanı olabileceklerini söylerken dünyevi kabullerle itibar gösterilenleri değersizleştiriyor: Makam, mevki, mal, mülk, ünvan... İnsanın Allah’la kurduğu gönül bağında bunların hiçbir önemi yok çünkü. Asıl olan özdür; öz de kıyafete gereksinim duymaz.

Burada akla, Nasrettin Hocamızın o meşhur fıkrası kendiliğinden geliyor: Ye kürküm ye meselesi. Hocamız, giydiği kürk nedeniyle onu başköşeye oturtanları hicvetmek için kürkünü yemeğe daldırırken Melamice bir duruşun tam aksi istikametinde olanları eleştirmiyor mudur? Asıl kıymetin öze, kıyafetin içinde bulunan insana verilmesi gerektiğini söylemiyor mudur? O nedenle Fuzuli’nin “kendi lisanınca” melamet kavramını tanımladığını söyledim. Zira ifade yöntemleri farklı olsa da Nasrettin Hoca’yla Fuzuli aynı hakikati dile getiriyorlar, hakiki öze ulaşmak için biçimden vazgeçmek gerektiğini vurguluyorlar.

Melamilik gelip geçici bir heves değildir. Yaşam biçimidir, eylemsel karşılığı da bulunan bir tür felsefedir. İçsel derinlikten gündelik hayata yaşamın her bir anına sirayet eder. Nitekim Rubai vadisinin Türk edebiyatındaki büyük temsilcisi Azmizade Haleti şu beytinde, Melamilik tabiatının vücuttan ayrılmasının imkânsız olduğunu söylüyor:

Kâdir olmaz itmege tâb-ı melâmetden cüdâ

Cismimün hâkisterin gezdürse yellerle sabâ

Haleti, sabah yellerinin, vücudunun küllerini dört bir yana savursa da melameti karakterinden ayırmaya gücünün yetmeyeceği iddiasında. Nasıl bir özgüven bu böyle? Nasıl bir inanmışlık? Nasıl bir teslimiyet ve kabullenme? Kabullenme çünkü o bedeni kül eyleyenin, gönül yangısı olduğu aşikâr. Sabah yeliyse serinliğiyle malum. Âşık, sabah yeli serinlik vermek yerine gönül yangısını arttırsa ve küle dönen bedenini dört bir yana savursa bile tabiatına sadık kalacağını söylüyor.

Divan şiirini ilahi yahut beşeri, aşktan ayrı düşünmek imkânsız. Şu durumda şairlerin melametle aşkı buluşturmaları da kaçınılmaz olacaktır.