Türk toplum hayatına ilişkin tartışmalarda politik ve poetik arasında sık sık çatışmalardan söz edilebilir. Türk toplumunun kurtuluşuna ilişkin düşünce ve eylemler uzun süre politikanın gölgesi altında kalmıştır. Poetik olan göz ardı edilmiştir.
Şunu söylemekte beis yoktur zannediyorum, Türkler genel olarak politik bir toplumdur. Yani dünyaya bakışları, nesneleri ele alış biçimleri, okumaları genel olarak politikanın esas alındığı bir zeminde gerçekleşir. Başından beri böyle miydi? Çok zannetmiyorum, ancak Batılılaşma gayretlerinden beri, aşağı yukarı iki yüz yıldır böyle bir toplum olduk. Burada bir parantez açıp bu yazıda söz konusu edilen politikadan memlekette cari olan gündelik siyasal tartışmaların ima edilmediğini belirtmekte fayda var. Bu yazıda kastedilen herhangi bir siyasi anlayış, ideolojik tutum veya parti işleri değil, daha ötesinde toplumun dünya ve diğer insanlarla kurduğu ilişki biçiminin niteliği söz konusudur. Sözlerim kapalı geldiyse poetikadan ne kastettiğimizi açıkladığımızda kafalarımız daha da netleşecek. Ya da poetik tutumun ne olduğu anlaşıldığında politik tutumun da ne olduğu anlaşılacak.
Poetika edebî bir kavram. Bir edebiyatçının sanatını icra ederken bu sanatın felsefi, düşünsel ve kuramsal altyapısını ifade eder. Genellikle şiir sanatı için kullanılır ancak edebiyatın her sanatı için kavramı genişletebiliriz. Bilinen en iyi örneği Aristo’nun şiir sanatını el aldığı Poetika adlı eseridir. Yani bütün olarak bir edebiyatçının edebî eseri yaratırken bu eseri hangi düşünce ile ele aldığı, hangi ideal ve öncüllerle yazdığı poetikanın konusudur. Örneğin Orhan Veli ve arkadaşları Birinci Yeni de denilen Garip şiir akımını öne sürerken belli düşünsel ve sanatsal amaçlar ifade etmişlerdir. Eski şiirin vezin ve kafiye anlayışını tenkit etmiş, yine eski edebiyatın söz sanatlarını gereksiz bulmuşlar ve miladi yirminci asrın ortasında sıradan insanın hayatını anlatmanın daha önemli olduğunu vurgulamışlardır. İşte bütün bu fikirler bu sanat anlayışının poetikasıdır.
Ancak poetika çok daha geniş anlamlar kazanmış bir kelimedir. Poetika bir millete ait bütün kültürel kodları açıklarken de kullandığımız bir metafora dönüşmüştür.
Politik ve poetik derken kastedilen şudur. Biz dünyaya bakarken acaba politikanın yani güç ilişkilerinin, yönetmenin/yönetilmenin ve politikaya ilişkin diğer kavramların penceresinden mi bakıyoruz yoksa kültür, medeniyet, insan ilişkilerindeki estetik, incelik ve tarihsel birikim açısından mı yaklaşıyoruz? Biz sorunlarımızı ele alırken ve çözümlerken bunları politikanın konusu olarak görüp çözümleri de bu alana ilişkin mi görüyoruz? Yoksa bu sorunları, tarihsel arka planlarıyla birlikte kültürel, felsefi ve insanın ruhsal yaşantısının bir neticesi olarak mı görüyoruz? Ve yine bu sorunları empati yaparak, kültürel kodları harekete geçirerek, felsefi taraflarına dikkat çekerek mi çözeceğimizi düşünüyoruz?
Açıkçası hem Türk toplumu hem Türk devleti, sorunları politikanın çözebileceğine inanarak iki yüz yılını geçirmiş bulunuyor. Hem Osmanlıların bütün on dokuzuncu yüzyıl aydınları hem Cumhuriyet elitleri hem de günümüz toplumunun hemen hemen bütün kesimleri politikanın dertlerimize şifa getireceğini söylemektedirler.
Amin Maalouf’un son kitaplarından birinin ismi oldukça manidar: Çivisi Çıkmış Dünya. Hakikaten dünya sisteminin, alışıldık kuralların, kurumların ve örgütlerin dağıldığına şahit olunan tarihî günler yaşanıyor. Bizim tarihselliğimizi de yakından ilgilendiren Vestfalya düzeninin ve İkinci Dünya Savaşı ertesinde kurulmuş uluslararası sistemin çatırdadığını görüyoruz. Alışıldık kurallar işlemiyor, uluslararası sistem çalışmıyor. Filistin’de, Balkanlar’da, Rus sınırlarında, Pasifik kıyılarında olan biten, dünya sisteminin fay hatlarının kırılmasıdır. Faylar bir kere harekete geçtiğinde nerede duracağı asla kestirilemez. Esasen bütün bu yaşananlar, politik olanın poetik olana galebe çaldığını gösteriyor. Poetik olan gölgelere doğru çekiliyor. İrfan ehlinin ve büyük sanatkârların ortalık karıştığında kendi özel alanına, kitaplarına ve sanatına çekildiği gibi.
Medeniyet veya uygarlık tarihi politik ve poetik olanın çatışması veya diyalektiği ile gerçekleşir. Kültürel olan ile politik olan hem birbiriyle mücadele eder hem de birbirlerini besler. Politik olanın arkasında daima poetik olan yatar. Aslolan poetik, kültürel olandır; politik olanı besler. Milletin siyasal bir güç istenci olan politik alan; gücünü, kaynağını poetikadan alır. Düşüncede, sanatta, kültürel alanda yani poetik alanda bir toplum ne kadar güçlü olur ve derinleşebilirse politik alan da o kadar güçlü olur. Tersi çok geçerli değildir ama. Yani politik olan poetik olanı besleyemez. Nadirdir.
Tarihten, imparatorluklardan söz ettiğimizde geriye kalan miras genellikle poetik olandır. Mimar Sinan, Fuzuli, Şeyh Galip veya Itri’nin kalıcılığı ve derinliği politik olanla kıyas edilmez. Osmanlı’nın politik mirası şöyle veya böyle yaşarken Süleymaniye Camii sanki ebediyen kalacak gibidir. Su Kasidesi ebediyen kalacaktır. Itri’nin Tekbir’i ebediyen dillerde ve dudaklarda olacaktır. Dolayısıyla tarihi yapan, insanı sürükleyen, hikâyeleri yazan her ne kadar politika veya güç gibi görünse de arkasındaki asıl güç poetik olandır.
Poetik olanın gücü dünyanın hemen her köşesinde kendini hissettirir. İnsanlığın ortak mirası diyebileceğimiz bütün eserler, yapılar, metinler veya hukuki kazanımlar poetik olanın etkisi altında var oldular. Shakespeare’den Homeros’a, İbni Arabi metinlerinden Dostoyevski metinlerine, Rönesans tablolarından Hint Upanişatlarına kadar insanın yeryüzü macerasına tanıklık eden ne kadar eser varsa poetikanın gücünü yansıtır. İnsanın yeryüzü macerasına eşlik eden, onu anlamlı kılan ve hepsinin ötesinde insanın hikâyesini yazan poetik bilinçtir.
Şimdi dünyanın zor zamanlarında hemen hiçbir kuralın ve düzenin işlemediği zamanlarda; politikanın, gücün, barbarlığın zamanlarında poetik olanın gölgelere çekildiğini gözlemliyoruz. Poetik olan, olanca gücüne rağmen çok naif, kırılgan ve zariftir. Gücün, zorbalığın yanında yaşayamaz. Kendi kovanına çekilir. Ancak olan biteni silinmez bir biçimde kayda alır. Bugün dünyanın her yerinde kırılan, parçalanan, dağıtılan hayatların, çocukların, kadınların, hayvanların kaydını bir şekilde tutar.
Türkiye de eksik olan poetik bilinçtir. Cumhuriyet’in İlk yüzyılını mütevazı bir varoluş davası etrafında kendi bitmez tükenmez iç hikâyeleri ile geçiren Türk toplumu politik gücünü artırırken (ki bunun işaretleri hemen her yerden görünmektedir), ikinci yüzyılın şafağında yüzünü kalıcı olana, tüketilmez olana çevirmek durumundadır. Son zamanların pek revaçta tartışmalarından olan kültürel iktidar meselesine bu açıdan bakmakta fayda var.
Bir Albüm: Abdallara Kalan
Açıkçası Kalan Müzik olmasa Türk müziğinin son otuz, kırk yılı nasıl şekillenirdi bilemiyorum. Bu süre zarfında o kadar muazzam bir katkı yaptılar ki Türk müziğine, bu kadar olur. Tamburi Cemil Bey’den Hafız Burhan’a, Aşık Veysel’den Hacı Taşan’a, Kani Karaca’dan Nevzat Atlığ’a kadar müziğin her alanında yetişmiş ve artık unutulmaya başlanmış ne kadar isim varsa hepsini yeni anlayış ve tekniklerle sunmayı bildi. Bir ara o inanılmaz zenginlikteki TRT repertuvarına da el atmıştı ancak bildiğim kadarıyla sonuçlanmadı o büyük iş.
Müzik zaten başlı başına büyük müessese. Nerden başlanır, içine nasıl girilir, millet hayatında yerini başka ne doldurur? Bunlar çok yakıcı ve derin sorular. Türkiye’de müziğin hâli hakikaten içler acısı da Batı memleketlerinde çok mu iyi? Açıkçası pek zannetmiyorum. Büyük müzik olarak adlandırılan klasik Batı müziğinden sonra Batı’nın da hâlihazırdaki durumu içler acısı. Modern sanatların bütün dallarında olduğu gibi müzikte de gelinen yer tam anlamıyla büyük bir düşüş. Büyük sanat zaten yok, olsa da gören göz, duyan kulak yok. Tolstoy müzik dileyemezmiş, dinlediğinde sürekli ağlarmış.
Köken itibariyle bir Osmanlı çocuğu olan Elias Canetti, derin uygarlığın ve kültürün, kulak eseri olduğunu söyler. Yeni Batı uygarlığının göz medeniyeti olduğunu, sırf gözlerden ibaret duyuş ve düşünüşün insanı hakikatten, hikmetten uzaklaştırdığını söyler. Hakikatin kulakla olan irtibatından bahseder. Nihayetinde şifahi bir kültür yaratan Türklerde de kulak son derece önemlidir. Anonim türkülerden ilahilere, cenk hikâyelerinden meddahlara kadar sözlü kültür bizde esas belirleyici alan olmuş. Rivayet odur ki divan şairi aruz veznini öğrenmek için son derece iyi bir kulak eğitimi almak durumundadır. Şairler şiiri söylemezden evvel bir müddet usta şairlerden vezin eğitimi alırlar imiş. Kulak, aruz vezninin ritmini çözmeden şiir söyleyemez imiş.
Abdallar Türk toplumunun en renkli, hüzünlü ve müzisyen topluluğudur desek yeri. Orta ve Güney Anadolu’nun çok farklı yerlerine dağılsalar da genellikle Kırşehir, Kırıkkale civarında yerleşmiş durumdalar. Gezgin, kalender ve sözlü kültür çizgisinde bir hayat süren bu topluluğun hayatlarının çoğu müzik etrafında şekillenmiş. Yirminci yüzyıl Türk halk müziğinin en büyük icracıları arasında yer alan Muharrem Ertaş, Neşet Ertaş, Hacı Taşan, Çekiç Ali (Ali Erşan) gibi müzisyenler bu topluluğun üyesidirler. Genelde düğün müzisyenliğinden başlayıp Türk halk müziğinin en büyükleri arasına giren bu müzisyenler olmasa hakikaten Türk müziği çok şey kaybederdi. Hayatlarını müziğe veren abdallar hâlen büyük müziğin icracıları olarak faaliyet gösteriyorlar. İşte Kalan Müzik bir güzellik daha yapıp Abdallara Kalan adında dört CD’lik, toplam 46 eserden oluşan bir albüm çıkardı.
Son sözü filozof Nietzsche söylesin: “Müziksiz bir hayat hatadır.”