Yazarlık yolculuğunun zorluklarını küçük yaşlarda kestiremiyor oluşumuz, bizi asla gerçekleşmeyecek hayallere sürükler. Kitap okumayı seven bir çocuk, okuduklarından etkilenip kendisini sevdiği yazarın yerine koyabilir hatta dünyaca ünlü bir yazar olmayı bile düşleyebilir. Gerçekte ise pek çok insan için yazarlık hevesi lisede yazılan şiirlerin dalga konusu olmasıyla veya hiç kimseyle paylaşılmamasıyla son bulur. İnsanların pek azı yazmaya devam eder pek azı başarılı olur yazdıklarının pek azı başka dile çevrilir. Başarı derken nihai başarıyı kastediyorum. Yazarların bazıları yılmamış, tekrar denemeye cesaret etmiş ve başarısızlıklarını tersine çevirebilmişlerdir.
Yazarlar sadece çocukken değil her zaman cesur olmak zorundadır. Yazar hep bir şeye başlar ve başlangıçlar cesaret gerektirir. Yeni öyküye yeni romana ya da romanındaki yeni bölüme başlar. Başladıktan sonrası daha kolaydır. Devamı bir şekilde gelir. Kelime cümleye, cümle paragrafa, paragraf kitaba dönüşür. O yüzden önemli olan başlayabilmektir. Her defasında cüret eder yazar. Kafasında döndürdüğü hikâyenin neye benzeyeceğini bilmeden başlar. Yazarken de bilmez aslında. Biraz tedirgin, biraz korkuyla cesaret arasında bir yerdedir. Korkarsa eğer yazmayı bırakır.
Ne kadar cesur olurlarsa olsunlar her yazarın uyguladığı bir otosansür vardır. En başta kendiyle çelişmek istemediği için bulunduğu konuma ve kişiliğine aykırı şeyler yazamaz. Ardından en yakınlarını düşünür. Yazdıklarını anne ve babasının okuyacağını aklından hiç çıkarmaz. Onları üzmemek için kelimelerini özenle seçer. Sonra çevresini dikkate alır. Arkadaşları tarafından yargılanmak istemez. Tüm bunlar yazarı kısıtlar, cesaretine ket vurur. Sansürün bir de toplumsal boyutu vardır. Geçmişte yasaklanmış pek çok metin, yazarın özgürlüğüne engel olmuştur ancak yine de yazarlar anlatmak istedikleri meseleleri bir şekilde anlatmışlardır. Belki de metaforla veya alegoriyle anlatılması hem yasaklanma ihtimalini ortadan kaldırır hem de nitelikli çalışmaların ortaya çıkmasına vesile olur. Yazar hiçbir zaman söylemek istediklerinden vazgeçmez.
Yazdıklarımızın nasıl karşılık bulacağını düşünürsek yazamayız. Çünkü herkesin beğeni kıstası farklıdır. Kimisi yoğun bir dili severken kimisi sade anlatımları beğenir. Bazıları kapalı metinlerden hoşlanırken bazıları zihnini yormak istemez. Düşünceye önem verenler kadar duygunun ön plana çıkmasını iyi bulanlar vardır. O yüzden yazarların çoğu sadece kendi sevdiği tarzda kalem oynatır. Başkası için değil kendisi için yazar. Doğru olan da budur zaten. Böyle düşünmezsek yazmaya cesaret edemeyiz.
Yazdığımız cümleler öylece yerinde durmaz. Bizi alıp hiç istemediğimiz yerlere götürür. Direnmeye çalışsak da beceremez, peşlerinde sürüklenir gideriz. Yüzleşmeye cesaret edemediğimiz için üstünü örttüğümüz, unutmaya ve düşünmemeye çalıştığımız; acılarımız, kayıplarımız, travmalarımız, hayal kırıklıklarımız, kötü tecrübelerimiz ve yolda bırakılışlarımız yazarken ortaya çıkar. Onları hatırlamaktan, o duyguları yeniden yaşamaktan, zar zor kurtulduğumuz kuyulara yeniden düşmekten korkmuyorsak eğer yazmaya devam edebiliriz.
Dile getiremediklerimizi yani anlatmaya cesaret edemediklerimizi yazarız. Yazarken onları tartar, süzgeçten geçirir, saklar veya süsleriz. Silme şansımızın olması bizi daha cesur kılar. Gerçekleri yazsak da kurgu vasıtasıyla olayları ve kişileri değiştirebilir, istediğimiz kadarını açık eder, istediğimiz kadarını gizleyebiliriz. Doğrudan ifade edemediğimizi dolaylı yoldan anlatabiliriz. Bu kadar geniş bir hareket alanı bize cesaret verir.
Gerçekleri eğip büksek de bazılarını olayların içine gizlesek de yazdıklarımız üzerimizdeki sır perdesini çekip alır. Bilinçaltımız da dâhil olmak üzere her şeyimiz yazdıklarımıza sızar. Sıkı okurlarımız bizi o kadar iyi tanır ki; neyi sevdiğimizi, neyden nefret ettiğimizi, neyi takıntı hâline getirdiğimizi, kısacası ciğerimizi bilir. Okura karşı tamamen savunmasızızdır. İstese bizi elinde oyuncak gibi oynatır. Yazarlar bir süre sonra okurlarının isteklerine boyun eğer hâle gelir. Okur son kitabımı çok sevdi, artık öyle yazmalıyım, okur benden kitap bekler, okuru şaşırtmamalıyım, der. Bazen okuruna sürpriz yapar, yeni bir anlatım biçimi dener, bazen farklı konuları ele alır. Okur da bu ilgiyi karşılıksız bırakmaz ve yazar ne yazarsa yazsın okur. Aralarında sözleşme varmış gibi hareket eder. Okur sadakati denir buna. Tüm sırrını kendisine vereni yarı yolda bırakmamaktır bunun adı.
Yazarken sınırları korumak, alışılagelmiş üslupları kullanmak hem kolay hem de konforludur. Çoğu yazar aynı menzillerde dolanır. Yeni yollar açmak yerine ustaların izini takip eder. Geleneksel anlatıyı terk edemediği için farklı anlatım teknikleri deneme riskine girmez. Bazı yazarlar ise durduğu yerde duramaz. Hep bir arayıştadır. Sürekli dener. Yapabileceği en uç noktayı merak eder. Kendi yazı evreninin sınırlarını görmek ister. Bu noktada özgünlük devreye girer. Yaratıcılıklarını kullanan yazarlar çağın yazınının dışına çıkma cesareti gösterirlerse iz bırakabilirler.