Vagon

Çaat sesiyle irkildim. Dergideki hikâyeye öyle dalmışım ki başımı kaldırdığımda bir süre Adana-Mersin treninde olduğumu anlayamadım. Az önce hayatla hesaplaşan bir yaralının hastane odasındaydım oysa.

Kendimi biraz daha toparlayınca öndeki vagonla aramızdaki pimin koptuğunu anladım. Tren giderek uzaklaşıyordu bizden. Çukurova’nın ufkunda güneşe batıp kayboldu sonra. Bizim vagonsa sahibinin aracına yetişmeye çalışan bir köpek gibi inleyerek koştu bir süre.

Bu sırada koltuğun kollarına sımsıkı yapışmaktan başka bir şey düşünemiyordum. Devrilmemesi için gayriihtiyari dengede tutmaya çalışıyordum vagonumuzu. Diğer yolcular da ne yapacaklarını bilemez durumdaydılar sanırım. Zira heykel gibi oturuyorlardı.

Biraz daha toparlanıp mantıklı düşünmeye başladığımda onlarca felaket senaryosu doldu zihnime. En mantıklısı, önümüze bir virajın çıkma ihtimaliydi. Bu hızla giderken kesin devrilirdik. Çok şükür ki olmadı böyle bir şey; hiç kıvrılmadan gidiyordu raylar. Çukurova’da yaşamanın iyiliği.

Vagonumuz, yükselip alçalan gıcırtılarla yavaşladı. Koşmaktan yorulup hayal kırıklığıyla durdu. Biz yolcularsa vücudumuza felç inmiş, sabit gözlerle karşıya bakıyorduk. Bu şekilde bir, iki dakika oturduk sanırım. İlk benim önümdeki kadın hareketlendi. Ön kapıya kadar yürüyüp aşağı baktı. Onu gören bizler, sırayla çözüldük. Mezarlarından uyanan hortlaklar gibi ağır ve çekingen hareketlerle ayağa kalkıp ne yapacağız şimdi, der gibi birbirimize baktık.

Geniş bir düzlüğün ortasındaydık. Sağımız marul tarlası, solumuz kızıl toprak. Marulların sonundaki evler, gri hayaller şeklinde seçilebiliyordu. Diğer yanda, kızıl düzlüğün bittiği yerde bir otoban vardı sanırım. Bazen bir araç gölgesi belirip kayboluyordu zira orada. Denizin ortasındaki bir gemide gibiydik. Bir çözüm bulmaya çalışıyorduk bu duruma. Bazılarımız daha hızlı düşünüp çareler üretmiş olmalılar ki aramızdan liderler türedi. Kendilerine yakın olanları çevrelerine toplayarak biz tebalarına emirler vermeye başladılar.

Zayıflıktan elmacık kemikleri çıkmış, esmer ve uzun boylu olanı, inip tarlanın ardındaki köye gitmemizi söylüyordu. Bir an önce yürümeye başlarsak karanlık çökmeden varabilirmişiz. Çok okuyan biriydi sanırım; konuşurken arada bir gözlüğünü düzeltiyordu.

Nispeten daha kısa boylu fakat geniş omuzlu diğeri, otobana yürüyüp bir otobüse binmeyi teklif etti. Solmuş, yer yer eprimiş takım elbisesine rağmen, vakur hareketleri ve ciddi yüz ifadesiyle güven telkin etmişti çevresindekilere. Bir orman gölü dinginliğini andırıyordu sesi. Kelime ve cümleleri davudi bir tonda acelesiz sıralarken saçmalasa da önemli şeyler söylüyor sanırdınız.

Üçüncüsü, iki öneriye de karşı çıkıyordu; evlerin çok uzak olduğunu ve karanlık çökmeden oraya ulaşamayacağımızı düşünüyordu. Yoldansa Adana-Mersin otobüslerinin geçip geçmediğinden emin değildi. Bu yüzden beklememiz gerektiği konusunda ısrar ediyordu. “Er ya da geç bizi almaya gelecekler.” diyordu bir oğlan çocuğunun incecik sesiyle.

Kambur omuzlarının altından başını kaldırıp yüzümüze bakmadan konuşuyordu.

Bu arada dördüncü bir şahıs peydahlandı. Omuzlarının üzerine konmuş koca bir karpuza benzeyen kafasında saçları dağınık, pos bıyıklı ve çatık kaşlıydı. Münakaşa eder gibi yüksek perdeden konuşuyordu. Bıyıklarına tükürükleri takılıyor, sık sık sıvazlama ihtiyacı duyuyordu. Üçüncünün çekincelerine katılmakla beraber, bekleme görüşüne karşıydı. Kendisine sorulduğundaysa bir fikir üretemiyor fakat düşüncelerde açık bulmayı iyi beceriyordu.

Liderlerimizin atışmalarını dinledik bir süre. Sonra dinlediğimiz görüşlerin etkisiyle dörde bölündük. Sadece dördüncünün yanında tek kişi kaldı. Öne uzattığı kocaman kafası ve geriye attığı omuzlarıyla kavgaya hazırmış hissi veren ama sarkık alt dudağıyla aptal bir yüz ifadesi olan bos bıyıklı adamdı bu.

Bir süre sonra, başta önderlerimiz, geleceğimizle ilgili ürettiğimiz çözümlere birbirimizi ikna etme çabasından artık vazgeçip biraz da dördüncünün etkisiyle münakaşaya başladık. O aşamada biri diğerinin hangi fikri savunduğunu unutup görüşlerin doğru ve yanlış yönlerini tartışmayı bıraktı. Karşısındakinin şahsına hakaretler ederek onu alt etme çabasına girişti.

Ara sıra ikili gruplar da oluşuyordu. Ama bu, sırf hedefe aldığı grubu bir yandaşla birlikte alt etme kurnazlığından başka bir şey değildi. Daha fazla muhalif olduğu o grubu bitirdikten sonra sıra yandaşına da gelecekti muhakkak. Buna karşılık hedefteki de boşta kalan diğer grupla birleşmek ihtiyacı hissediyordu hemen. Birleşenler daha büyük çatışmalarla tekrar rakip oluyordu çok geçmeden. Zira bir aradayken fikirlerini tartışmaya daha fazla zaman buldukları için daha bir hınçla bilenerek ayrılıyorlardı.

Dört grup arasında atışmalar devam ederken karanlık çöktü marul tarlasına. Tarlanın ardına serpiştirilmiş evler, göğün sonundaki yıldızların yere dökülmüş devamıydı sanki. Diğer tarafta, yoldan geçen araçlar daha iyi fark ediliyordu şimdi. Yıldızlar gibi olduğu yerde durmaktansa şehre akıyor, dolayısıyla umut vadediyorlardı yolculara.