Mevzu Şeyh Galip yahut Hüsn ü Aşk olduğunda muhakkak hatırlanan bir sahne vardır: Ateş denizini mumdan kayıklarla geçmek... Aşk yolculuğunda imkânsızı başarmak gerektiğini göstermek açısından, aklımızın aşka yakıştırdığı romantik anlamlarla uyumlu ve bir o kadar da güzel bir tasvir değil mi? Oysa aşkın ne olduğunu, en azından divan şairlerinin ve tasavvuf yolcularının aşka yüklediği anlamları bilenler bu tasvirdeki çelişkiyi fark edeceklerdir. Aşk zaten yanmak demektir ve bu yüzden, aşk ateşiyle yanan aşığın ateş denizinden korunma pahasına mumdan kayıklara binmemesi gerekir.
Aslında Şeyh Galip, Hüsn ü Aşk’ta tam da bunu söyler: Aşk yolculuğuna çıkan Aşk, ateş denizinin kenarına geldiğinde, devlerin âşıkları tuzaklarına düşürmek için yüzdürdükleri mumdan kayıklara binmeyip ateş denizine dalar.
Aşk ve ateş... Divan şiirinin aşk kabulünde ayrılmaz ikili. Âşığın, âh çektiğinde gökyüzünün bulutla yani dumanla kaplanacağını iddia etmesi de yüreğinin aşk ateşiyle pişe pişe kebaba döndüğünü söylemesi de bundandır. Elbette burada ateş temsilîdir, hasretin oluşturduğu yürek yangısını vurgulamak kastıyla kullanılır. Öte yandan bir başka aşk yolculuğu daha vardır ki o yolculukta ateş, fiziki varlığıyla sahiden yer alır: Şem etrafında kanat çırpan pervanenin o imkânsız, o divane, o çaresiz yolculuğu.
Eskiden elektrikler kesildiğinde mum yakılırdı. Ve ansızın, sanki gizli köşelerde saklanıp elektriklerin kesilmesine durmadan dua etmişler gibi kelebekler çıkardı ortaya. Loş karanlığın içini hayal meyal görüntüleriyle doldurmaya çalışırlar, döne döne uçarlardı. Sabahleyin, artık çoktan eriyip yarılanmış mumun etrafında bazılarının cansız bedenlerini bulurduk. Meğerse bize öylesine bir oyalanma lüksü veren tüm o dönmeler, kanat çırpmalar; evrensel bir yazgının tekrarlandığı, gerçek bir trajedinin sahnelendiği mucizevi anlarmış. Zavallı pervane muma kavuşmak için çırpınır dururmuş, kanatlarının çıkardığı akımla mumun alevinde minnacık titreşim bile yaratamazmış ve uğrunda divane olduğu sevgiliye dokunabildiği an kanatları alev alıp ölürmüş.
Şu hâlde pervaneyle mumun ateş dansına bir aşk hikâyesi yakıştıran divan şairleri, bizim gibi bakmıyorlarmış hayata. Çevrelerinde gördükleri bir oyalanma bahanesi değilmiş onlar açısından; anlaşılması gereken, çözülmeyi bekleyen bilmecelermiş. İyi ki öyleymiş zira şem ve pervane ikilisi bu sayede şiiri besleyen, anlam oyunlarının kapılarını aralayan mazmunlara dönüşmüş.
On beşinci yüzyılın kadın şairlerinden Mihri Hanım şöyle diyor:
Yanmasun mı ‘âşık-ı bî-çâreler pervâne-veş
Mâh-rûlar çünki hüsni şem‘-dânın yakdılar
Beyti “Ay yüzlüler güzellik şamdanlarını yaktılar; çaresiz âşıklar pervane gibi yanmasın mı?” şeklinde çevirebiliriz. Mihri Hanımın şem ve pervaneyi benzetme amacıyla kullandığı aşikâr. Sevgililerin yüzünü açmasını mumun yakılmasına, âşıkların o yüzün güzelliğine meylini de pervanenin ateş dansına benzetmiş şair. Ama burada söylenmeden anlamamız gereken bir hususa da işaret ediliyor: O âşıklar asla ay yüzlü sevgililere kavuşamayacaktır. Yani “âşık-ı bî-çâreler” kullanımı boşuna değildir; aşkı talep eden, daha en baştan bir imkânsıza tutulduğuna razı olmalıdır.
Divan şiirinin meçhul şairi Laedri’yi pek severim. Laedri beyitlerin gerisinde, unutulup gitmiş değil unutulmayı özellikle tercih etmiş sanatkâr bir ruhun ve olgunluğun varlığına inanırım. İşte Laedri’ye ait bir beyit:
Yakdın fenâ dükkânını hâkister eyledin
Ey şem’ külfet eyleme pervâne kalmadı
Meçhul şairimiz, sevgilinin fena dükkânını yakıp kül ettiğini, artık yanacak pervane kalmadığına göre boş yere sıkıntıya girmemesi gerektiğini söylüyor. Beyitteki “fena dükkânı” çok güzel bir imge. Fenanın ölümlü olma, ölme gibi anlamları var. Ölmenin satın alındığı yerse dünya. Şair, bu dünyayı ölümün alındığı bir dükkân kabul ediyor ki çok doğru: Dünyaya gelmeseydik ölmeyecektik. Diğer yandan, yanacak pervanenin kalmadığını söylüyor şair. İtiraz edebiliriz. Nihayetinde güzelliğe tutulup yanmayı talep edecek niceler bulunabilir. Şairin asıl amacı da itirazı en baştan cevaplamak: Şem’e divane pervane kalmadı çünkü sevgilinin güzelliğinin kıymetini bilecek tek bir pervane vardı, o da yanıp kül oldu. Bundan böyle sevgili, güzelliğinin kıymeti bilinmeden yaşayıp gitmeye mahkûmdur, hâliyle o güzelliği başka gözlere açık etmesinin de gereği yoktur.
Çaresizliğe delice tutkun olmak, sonunda ölüm dışında bir vuslat hâli vadedilmemiş olsa bile inatla, inançla, sebatkârca, diğer hâllerin hepsini boş vererek kanat çırpmak. İçimizde gizli o romantik, o insani taraf böyle bir aşk yolculuğunda pervaneye üzülmeden edemiyor. Öte yandan, eğitimi için ona yardım etmiş Nigar isimli bir kadına şükran borcunu ödemek amacıyla Nigari mahlasını seçmiş o vefalı şair bizim gibi düşünmüyor:
Başka işimiz yohdı ki bir şem‘-i cemâlin
Pervânesi âşüftesi sûzendesiyiz biz