“sanat Tek Millettir. Sanatçı da Öyle. Her Sanat Kuşkusuz Yekdiğerini Etkiler ya da Bir Diğerinden Etkilenir.”

ÖEdebiyat öğretmenisiniz ama uzun süredir sinemaya ilginizin olduğunu, senaryo dersleri ve atölyeler yaptığınızı biliyoruz. Aslında edebiyat ve sinemaya birbirinden uzak sanatlar gözüyle bakmak yanlış zira kesiştikleri ve birbirinden beslendikleri çok nokta var. Yine de ikisini aynı anda, uyum içerisinde yürütmek zor olsa gerek. Hem öğretmen hem yazar hem yönetmen olmanın zorluklarına ya da avantajlarına dair neler söylersiniz?

Öncelikle beni de Geçerken’in kalbiniz kadar temiz bu sayfalarına layık gördüğünüz için teşekkür ederek başlamak isterim. Zira bu röportaj sayfalarından kimler gelip geçti az çok vâkıfım. Hasılı, beni de bu güzide sayfalardan geçenlerden biri eylediğiniz için minnettarım.

Sorunuza gelince sanat tek millettir. Sanatçı da öyle. Her sanat kuşkusuz yekdiğerini etkiler ya da bir diğerinden etkilenir. Tüm sanat dalları ama az ama çok ama ucundan kıyısından ama tam ortasından, merkezinden diğerini etkiler ya da diğerinden etkilenir. Ya da etkiler, etkilenirse güzel olur mu demeli bilemedim. Bir kelebeğin kanat çırpışının kıtalar ötesinde bir başka şey’e sebebiyet verebileceği düşüncesinin hâkim olduğu bir evrendeyiz. Dolayısıyla edebiyat ve sinema gibi iki kardeş sanatın birbirinden güç alması, birbirine destek çıkması aslında aranan, arzu edilen, hasret çekilen bir durum olmalı. İki ayrı sanat disiplininin birbirine ilham ya da temel olduğu eserleri orijinal eserler olarak kabul edebiliriz. Örneğin “Mihriban” şiiri 1960’ta yazılıyor. Ve tam 30 yıl boyunca şairin diğer şiirlerinden bir şiir olarak kitapta duruyor. 1990 yılında Musa Eroğlu şiir sanatına müzik sanatıyla omuz veriyor ve bu şiiri besteliyor. İşte o zaman “Mihriban” asıl kıymetine erişiyor. Gündem oluyor, dilden dile geziyor. Lakin bugün biz, enteresan şekilde -sosyolojik gerekçesini bilmemekle birlikte- bir şeyleri kategorize etmeye, ayrıştırmaya ve parçalamaya meyilli bir milletiz. Kırılma nerede başladı, işler nerede ve nasıl değişti bilmiyorum ama Fuzuli’yi anmak isterim bu noktada. “İlmsüz şi’r esâsı yok dîvâr kimi olur ve esâssuz dîvâr gayet de bî-itibâr olur.” diyor üstat. Yani ilimden yoksun olarak vücuda gelen şiiri temelsiz duvara benzetiyor ve temelsiz duvarın da yıkılmaya mahkûm olduğunu beliğ bir üslupla dillendiriveriyor. Fuzuli, şiirini bu düsturun gölgesinde altı ayrı bilimin omuzlarında yükseltti. Ve o şiir, muhtelif bilim dallarından aldığı destekle öyle güçlü ve sarsılmaz şekilde -tıpkı Ayasofya gibi Süleymaniye gibi- yüzyıllara meydan okuyarak olanca ihtişamıyla bugünlere ulaştı. Hasılı Fuzuli, bugün bizim kategorize ettiğimiz ve iki apayrı alan olarak gördüğümüz bilim ve sanatı bile birbirine muhtaç iki disiplin olarak yorumlar. Hâl böyleyken edebiyat ve sinema gibi iki sanat dalının birbirine destek vermesi konusundaki avantajlara dair söylenecekler sayfalar sürer lakin bu kadarla kifayet etmiş olayım bu soru için.

Sizin de çok etkilendiğinizi bildiğim bir yönetmen olan Tarkovski “Benim için sinema bir meslek değil. Sinema benim hayatım. Ve bütün filmler benim için birer eylemdir.” der ve sinemanın onun hayatında bir “dua” anlamı taşıdığını ifade eder. Size sorsam, Ömer Dişbudak’ın hayatında sinema nasıl doğdu? Derdiniz ne? Sanatın ya da yapmaya çalıştığınız sinemanın temelinde ne var?