ÖEdebiyat öğretmenisiniz ama uzun süredir sinemaya ilginizin olduğunu, senaryo dersleri ve atölyeler yaptığınızı biliyoruz. Aslında edebiyat ve sinemaya birbirinden uzak sanatlar gözüyle bakmak yanlış zira kesiştikleri ve birbirinden beslendikleri çok nokta var. Yine de ikisini aynı anda, uyum içerisinde yürütmek zor olsa gerek. Hem öğretmen hem yazar hem yönetmen olmanın zorluklarına ya da avantajlarına dair neler söylersiniz?
Öncelikle beni de Geçerken’in kalbiniz kadar temiz bu sayfalarına layık gördüğünüz için teşekkür ederek başlamak isterim. Zira bu röportaj sayfalarından kimler gelip geçti az çok vâkıfım. Hasılı, beni de bu güzide sayfalardan geçenlerden biri eylediğiniz için minnettarım.
Sorunuza gelince sanat tek millettir. Sanatçı da öyle. Her sanat kuşkusuz yekdiğerini etkiler ya da bir diğerinden etkilenir. Tüm sanat dalları ama az ama çok ama ucundan kıyısından ama tam ortasından, merkezinden diğerini etkiler ya da diğerinden etkilenir. Ya da etkiler, etkilenirse güzel olur mu demeli bilemedim. Bir kelebeğin kanat çırpışının kıtalar ötesinde bir başka şey’e sebebiyet verebileceği düşüncesinin hâkim olduğu bir evrendeyiz. Dolayısıyla edebiyat ve sinema gibi iki kardeş sanatın birbirinden güç alması, birbirine destek çıkması aslında aranan, arzu edilen, hasret çekilen bir durum olmalı. İki ayrı sanat disiplininin birbirine ilham ya da temel olduğu eserleri orijinal eserler olarak kabul edebiliriz. Örneğin “Mihriban” şiiri 1960’ta yazılıyor. Ve tam 30 yıl boyunca şairin diğer şiirlerinden bir şiir olarak kitapta duruyor. 1990 yılında Musa Eroğlu şiir sanatına müzik sanatıyla omuz veriyor ve bu şiiri besteliyor. İşte o zaman “Mihriban” asıl kıymetine erişiyor. Gündem oluyor, dilden dile geziyor. Lakin bugün biz, enteresan şekilde -sosyolojik gerekçesini bilmemekle birlikte- bir şeyleri kategorize etmeye, ayrıştırmaya ve parçalamaya meyilli bir milletiz. Kırılma nerede başladı, işler nerede ve nasıl değişti bilmiyorum ama Fuzuli’yi anmak isterim bu noktada. “İlmsüz şi’r esâsı yok dîvâr kimi olur ve esâssuz dîvâr gayet de bî-itibâr olur.” diyor üstat. Yani ilimden yoksun olarak vücuda gelen şiiri temelsiz duvara benzetiyor ve temelsiz duvarın da yıkılmaya mahkûm olduğunu beliğ bir üslupla dillendiriveriyor. Fuzuli, şiirini bu düsturun gölgesinde altı ayrı bilimin omuzlarında yükseltti. Ve o şiir, muhtelif bilim dallarından aldığı destekle öyle güçlü ve sarsılmaz şekilde -tıpkı Ayasofya gibi Süleymaniye gibi- yüzyıllara meydan okuyarak olanca ihtişamıyla bugünlere ulaştı. Hasılı Fuzuli, bugün bizim kategorize ettiğimiz ve iki apayrı alan olarak gördüğümüz bilim ve sanatı bile birbirine muhtaç iki disiplin olarak yorumlar. Hâl böyleyken edebiyat ve sinema gibi iki sanat dalının birbirine destek vermesi konusundaki avantajlara dair söylenecekler sayfalar sürer lakin bu kadarla kifayet etmiş olayım bu soru için.
Sizin de çok etkilendiğinizi bildiğim bir yönetmen olan Tarkovski “Benim için sinema bir meslek değil. Sinema benim hayatım. Ve bütün filmler benim için birer eylemdir.” der ve sinemanın onun hayatında bir “dua” anlamı taşıdığını ifade eder. Size sorsam, Ömer Dişbudak’ın hayatında sinema nasıl doğdu? Derdiniz ne? Sanatın ya da yapmaya çalıştığınız sinemanın temelinde ne var?
Derdim ne, sorusu benim de sıklıkla zihnimi meşgul eden bir soru. Ama malumunuz kalp, değişen, dönüşen demektir. Bugün değişim, dönüşüm, yenileşme olarak kullandığımız inkılap kelimesi de kalp kelimesinden türüyor. İnsanın güm güm atıp duran kalbi gibi düşüncesi de inanılmaz bir hızla deveran edip duruyor. Şunu demek istiyorum. Bu soruya üç sene önce başka yedi sene, on sene önce başka yanıtlar verirdim. On yıl önce sinemada derdim başkaydı şimdi başka. O gün sanata, sanatçıya bakışımla bugün arasında kuşkusuz büyük farklar var. Yapmaya çalıştığım sinemanın temeli de kolonu da çatısı da mütemadiyen renk, biçim tavır değiştiriyor. Kurmaca, belgesel, deneysel hatta animasyon hatta klip yönetmenliği hatta reklam filmi gibi sinemanın pek çok departmanını deneyimledim. Ama süreç içinde mümkün mertebe birkaç ana meseleden taviz vermemeye gayret ettim. Çok iddialı laflar etmeden bu soruya ne şekilde cevap verebilirim onu düşünüyorum. Şöyle bağlayayım: Şüphesiz melek değiliz, bireysel hatalarımız, yanlışlarımız, günahlarımız oluyor, olacaktır da. Tarkovski misali sinemayı bir ibadet, bir dua olarak görüyorum dersem bu riya olur. Ancak bugüne kadar Yaradan’a karşı boynumu bükecek bir film yapmamaya gayret ettim diyebilirim. Her iş ama müspet ama menfi diğer taraf içindir kuşkusuz ama ben filmlerimi diğer tarafa müspet zeminde taşımak istiyorum. Yapmak istediğim filmlerin de temelinde bu düşünce oluyor. Filmlerimde teknik yetersizlikler ve kusurlar elbette vardır. Lakin mümkün mertebe güzellikle örülü filmler yapmaya gayret ediyorum. Mustafa Kutlu’dan ilhamla bir kısa filmime “Bir Şey Yap Güzel Olsun” ismini vermiştim. Tüm filmlerimde bu düsturu takip etmeye gayret ediyorum elimden, kalemimden, kadrajımdan geldiğince diyelim. Mustafa Kutlu’dan söz etmişken yapmaya çalıştığım sinemanın temelinde sinema ve edebiyatı harmanlamak da var. Bu düşüncenin bir verimi olarak bir kısa filmime İsmet Özel’in şiirinden ilhamla “Sevgilim Hayat” ismini verdim. “Başkalarının Aşkıyla Başlıyor Hayatımız” isimli bir senaryom var. Erdem Bayazıt’ın şiirinden ilhamla bir belgeselime “Sana Bana Vatanıma Ülkemin İnsanlarına Dair” ismini verdim. Yine “Ömer” isimli Suriyeli ayakkabı boyacısı bir çocuk için çektiğim belgesele Mine Akçay’ın “Uzaklar, Keşkeler ve Ömer” isimli şiirinin başlığını film adı olarak verdim. Anmadan geçemeyeceğim. Son yaptığım üç kısa film de direkt olarak hikâye uyarlaması örneğin. Birincisi Emin Gürdamur’un Herkesten Sonra Gelen kitabında yer alan “Burhan” isimli hikâye. Bu hikâyeyi 2020 yılında aynı isimle kısa film olarak çektim. İkincisi Recep Çelik’in Heybemde Lale Var isimli kitabında yer alan “654 Gram” isimli hikâyeyi de 2022 yılında yine aynı isimle kısa film yaptım. Son olarak da Mehmet Kahraman’ın Aldatma Ustası isimli kitabında yer alan “Haklı Olduğuna İnanırsam” isimli hikâye. Onu da “Bir Masanın Başından Geçenler” olarak kısa film olarak çektim. Hikâyeleri kısa filme dönüştürmem hususunda bana her türlü kolaylığı ve özgürlüğü sunan, burada ismini andığım yazarlara bu vesile ile bir kez daha teşekkür etmiş olayım.
Yazarlık biraz da fildişi kulede düşüncelerle ve hayal dünyasıyla baş başa olunan, tek başınalığın daha verimli olduğu bir alan. Ama sinema, yazım sürecinden çekim sürecine kadar daha kolektif bir çalışmayı gerektiriyor. Yönetmenlik ve yazarlık arasındaki en belirgin fark sizce nedir diye sorsam? Siz kendinizi bugün hangisine daha ait hissediyorsunuz?
Ne hoş denk geldi bu soru. Tersten başlayayım cevap vermeye. Bir önceki sorunuzda söylediğim gibi kalp değişip dönüşüyor işte. Beş sene önce sorsanız kendimi yönetmenliğe yakın görürdüm. Görüntüye hükmetmek kelimelere hükmetmekten daha kolay gelirdi o zamanlar. Kelimeyle anlatma noktasında eksik kaldığımı düşündüğüm meseleleri kamera ile daha kolay anlatacağıma inanırdım. Dahası sinemanın yönetmenlik ayağında daha mutmain olurdum. Ancak süreç içinde kelimelerle barıştım. Kelimeler daha sevimli geldi. Bir edebiyat öğretmeni olarak yıllar içerisinden şiirle olan ünsiyetim arttıkça ve şiir sanatının gerçek künhüne birkaç adım daha yaklaştıkça sözü, kelamı, şiiri, kelimeleri sevdim. Dolayısıyla bugün yönetmenlikten ziyade senaristliğe daha yakın ve yatkın görüyorum kendimi. Ama elbette yönetmenliğin tadı da apayrı. Ondan da kopmak uzak kalmak istemem. Dengeli götürebilmek duamız olsun diyelim. Yönetmenlik ve yazarlık arasındaki farka gelince yönetmenlik de yazarlık da bir hükmetme sanatı. Biri kelimelere hükmediyor diğeri ekrana. Biri kelimeleri eğip büküyor diğeri oyuncunun jestini, mimiğini. Biri sözcüklere boyun eğdiriyor diğeri ışığa, sese, renge. Ama nihayetinde nişan aldıkları yer insanın gönlü.
“İyi bir yönetmen iyi bir senaryo ile başyapıtlar üretebilir, aynı senaryo ile vasat bir yönetmen ancak sıradan bir film yapabilir. Fakat kötü bir senaryo ile çok iyi bir yönetmen bile iyi film yapamaz! Bir sinema özdeyişine göre yangını ve suyu birlikte geçmelidirler. Gerçek bir film ancak böyle yapılabilir ve güç büyük ölçüde senaryodadır.” Bir sinema dâhisi olan Akira Kurosawa’nın senaryonun önemine dair söylediği bu sözlere katılır mısınız?
Sezai Karakoç’un “Balkon” şiiri geldi aklıma siz böyle sorunca: “Bana sormayın böyle nereye / Koşa koşa gidiyorum / Alnından öpmeye gidiyorum / Evleri balkonsuz yapan mimarları” O misal, imkânım olsa da Kurosawa’nın alnından, ellerinden öpmeye gitsem dedim içimden. Nasıl desem, senaryo dışındaki diğer tüm teknik unsurları bedene benzetiyorum ben. Senaryoyu ise ruha. Dünyanın en büyük en donanımlı ekip ve ekipmanıyla bir film yapılsa ama filmin senaryosu yetkin olmasa o film insanın içine, ruhuna işle(ye)miyor. Ali Ural’ın kitabından ilhamla söylemek gerekirse ölüye makyaj yapmak gibi oluyor o iş. Film, makyaj yapılmış, çok güzel görünen ama canlılıktan yoksun beyhude bir çabaya dönüşüyor. Senaryosu sağlam olan filmler ise diğer muhtelif teknik konularda aksamalar olsa da muhatabını etkiliyor. Elbette arzu edilen şey filmlerin siretinin de suretinin de güçlü ve kusursuz olmasıdır. Mütekâmil bir film yapmak ana düstur olmalıdır lakin muhtelif gerekçeler ve imkânsızlıklardan ötürü filmin bir yerinden feragat edilecekse bu mimarisinden ya da suretinden olmalı kanaatindeyim. Filmlerin sireti ve muhtevası yani ruhu yani senaryosu canhıraş bir çaba ile muhafaza edilmelidir. Tam bu noktada benim de atölyelerimde sıklıkla kullandığım Alfred Hitchcock’un o veciz sözünü analım: “İyi bir film yapabilmek için üç şeye ihtiyacınız var; senaryo, senaryo ve senaryo.”
Hem izleyici hem de yönetmen olarak, sizce bir filmin en önemli yeri neresidir? Film her şeyi seyirciye vermeli mi yoksa Semih Kaplanoğlu’nun dediği gibi tabire muhtaç bir rüya gibi mi olmalı?
Filmde üç mühim nokta var bence. Açılış, kapanış ve seyircinin katarsis yaşadığı, çatışmanın zirve yaptığı ve filmin çözüldüğü nokta. Bunlar arasında en mühimi nedir derseniz ben açılış sahnesi derim. Çünkü açılış planı bir mağazanın vitrini gibidir. Mağazanın içindekilere dair muhatapta bir ilk izlenim oluşturma mekânıdır açılış sekansı. Seyircinin o mağazanın içine girmesine ya da önünden geçip gitmesine vesile ya da neden olan yerdir. Film sistematiği konusunda başarılı olan filmlerde prolog öylesine önemsenir ki bir tohumun tüm ağacın genetik kodunu bünyesinde barındırması misali filmin hikâyesi, karakterleri, olayları hatta finaline dair bir veri barındırır bünyesinde. Bu konuda dünya sinemasındaki en başarılı isimler olarak Asghar Farhadi ve David Fincher’ı söyleyebilirim. Farhadi, özellikle Le Passe filminin açılışında ve Fincher da Fight Clup’ın açılışında bu meseleye özel ihtimam gösteren yönetmenlerdir. Sorunun devamına gelince Semih Kaplanoğlu sözleriyle eylemleri tutarlı yönetmenlerimizden biri malumunuz. O, tüm filmlerinde bu zikrettiğiniz usulü takip eder. Her filmi tabire muhtaçtır. Hatta her filminin her sahnesi desem mübalağa etmiş sayılmam. Örneğin Bal filminin açılış sahnesinde film “Oku!” ünlemiyle başlar. Ve bu öyle ustalıkla yerleştirilmiştir ki filmin içine, şayet dikkatli değilseniz manayı gözden kaçırabilirsiniz. Ben bir Müslüman filmiyim ve bu film de İslam’ın ilk emriyle başlıyor gibi bas bas bağırmaz, kuru bir didaktizm içermez. “Oku!” ifadesi oldukça estetik bir biçimde oldukça lezzetli bir yere konumlandırılmıştır. Ve bu bir rüyanın tabir edilmesi, bir şiirin şerh edilmesi gibi ancak analiz edildiğinde gün yüzüne çıkan bir ustalık. Ayrıca filmde babanın adı Yakup, çocuğun adı Yusuf’tur. Bu da filmin tali unsurlarındandır ve filmin derununa ustalıkla gizlenmiştir, tabire muhtaçtır. Tüm bu detaylar rüya misali tabir edilmelidir. Aksi hâlde Bal’ın modern bir Yusuf kıssası olduğu gözden kaçabilir. Semih Hoca’ya da tıpkı Kurosawa’ya katıldığım gibi sonuna kadar katılıyorum.
Elbette her devrin kendisine mahsus bir sanat anlayışı var. Sinema da -örtük ya da açık şekilde- işlenen tema, zaman ve mekân açısından kendi zamanının ve içinden çıktığı kültürün değerlerini taşır. Bu anlamda, bir sanat olmanın yanında icadından itibaren en önemli kitle iletişim araçlarından birisi hâline gelen sinemanın doğurması muhtemel bazı olumsuz neticeler ya da sorunlar da var elbette. Sinema ve kimlik, sinema ve yerlilik... Siz bu konuya nasıl bakıyorsunuz ya da bu sizin için önemsenmesi gereken bir zemin mi?
Eşyaya değer katan şey kullanım biçimidir. Bıçakla adam da öldürülür, ameliyat da edilir. Can da alınır can da verilir. Sanırım biz uzun süre bu hakikati gözden kaçırdık ve cinayet işlendiğinde katile değil bıçağa tavır aldık hatta düpedüz bıçağa kin besledik. Hatta rahmetli babam sinemanın kötüye kullanımını göz önünde bulundurarak sinemayı bırakın icra etmeyi izlemeyi dahi günah olarak görürdü. Bana da sinemayı bıraktırmaya çalışırdı. Bıçak örneğiyle açıkladığımda ikna olup razı olmuştu sinema yapmam konusunda. Vefatından önce dua bile etmişti hatta. Sinema elbette pek çok olumsuzluğu beraberinde getiriyor. Bu malumun ilanı. Ama ben bundan ziyade beraberinde getireceği güzelliklere ve imkânlara işaret etmek isterim. Örneğin Mecidi’nin “Peygamberimiz bugün gelse tebliğ aracı olarak sinemayı kullanırdı.” sözünü anmakta fayda var. Bu gücü gözden kaçırılmamalı. Sinemayı yüceltmek hatta düpedüz kutsamak değil elbette derdim. Sinemayla cinayet de işlenebilir gönüller gül bahçesine de çevrilebilir. Zehirleyebileceği gibi şifa da olabilir. Mesele, kamerayı kimin tuttuğu ve kadrajı hangi maksatla ne yöne çevirdiğidir.
Postmodern bir çağdayız. Vaktimizin nasıl geçtiğini anlamıyoruz ya da kasten anlamamamız için üretilmiş içeriklere muhatap kılınıyoruz. Zaman öldürmek diye bir tabir var örneğin. Zaman medeniyetinin gölgesinde büyüyen bizler, uzun uzadıya bir şeyleri izlemeye tahammülü olmayan kitlelere dönüştürüldük bir anlamda. İlk olarak bunun doğrudan zamanla ilgili olan sinema üzerindeki etkilerini sorsam. İkinci olarak da kısa film ile uzun metraj filmi bu bağlamda ele almanızı istesem.
Zaman medeniyetinin gölgesinde büyüyen bizler… Ne kadar lezzetli bir tanımlama oldu o öyle. Ve evet değişip dönüşen yalnızca kalp yani insan değil asr da kuşkusuz. Zaman da kalp misali değişiyor. Zaman medeniyetinin gölgesinde büyüyen bizler sizin de söylediğiniz gibi bir şeyler izlemekten çok çabuk yorulan, sıkılan kitlelere dönüştürülmüşken özellikle zaman mefhumu üzerine kafa yoran bu filmler, bahsettiğiniz darbeden en çok etkilenen sanat verimleri sanırım. Şiir gibi filmler diyorum ben o filmlere. Zamanın bizzat kendisi üzerine yapılan filmler şiirsel filmler sanki. Ne demek istiyorum? Bugün bir şarkı dinlediğimizde şarkının sözlerinden ziyade hissine odaklanırız. Bir İsmet Özel şiirinden anlamsal düzlemde bir şey anlayamasak da hissel düzlemde herkes hissî kabınca hissesini alacaktır diye düşünüyorum. Hâl böyleyken zaman üzerine film yapan yönetmenler daha çok zamanı hissetmek ve hissettirmek üzerine bina ediyorlar filmlerini. Oysa sinema izleyicisinin kahir ekseriyeti zaman değil de olay bazlı film izleme alışkanlığına sahip olduğu için o filmler amiyane tabirle “bir şey anlatmayan, sıkıcı filmler” oluveriyor. O filmler bir olay anlatmaktan öte bir hissin peşinde olan filmler hâlbuki. Bir kısa film hatırlıyorum. 8-10 dakika boyunca tavanı gösteriyor. Salondaki seyirci huysuzlanıyor. Haydi artık bir şey olsun, diye yerinde duramıyor. Hatta filmin açılmadığını bir yerde takıldığını düşünenler bile oluyor. Tam o esnada kamera yavaş yavaş ters dönüyor ve tavanı izleyen yatalak bir hasta görüyoruz. Burada yatalak hastanın durumunu anlatmaktan öte onun hissine odaklanmıştır yönetmen. Direkt tavan izleyen bir hasta olarak gösterse o kişinin durumunu anlatmış olacaktı. Oysa seyircisine 10 dakika boyunca tavanı izlettirerek yani zaman kavramı üzerinde ısrarla durarak hâl diliyle şunu diyor: “Bak ey seyirci, gördün mü sen on dakika boyunca tahammül edemedin tavanı izlemeye ama bu adamın tüm hayatı böyle geçiyor ve geçecek. Seni şuncacık sürede hafakanlar bastı onun ne yaşadığını ucundan kıyısından hissetmek nasılmış bir gör!” diyor tabiri caizse.
Yüksek lisans tezinize dünya sinemasını ve divan edebiyatını bağdaştıran bir zemin üzerinde çalıştığınızı öğrendim. Oldukça ilgi çekici bir konu olmuş. Bize biraz tez çalışmanızdan ve içeriğinden bahsedebilir misiniz?
Henüz tamamlamış değilim tezimi. Ama kısaca şunu söyleyebilirim. Başta söylediğim gibi sanat tek millettir. Sanatçı da öyle. Çok uç görünen Şeyh Galip’in Hüsn ü Aşk’ı ile David Fincher’ın Fight Clup filmi arasında yakaladığım benzerlikler üzerine kuruyorum tezimi. Bunun dışında eski edebiyat metinlerimizden Mantıku’t-Tayr mesnevisi başta olmak üzere Leyla ile Mecnun gibi muhtelif mesnevilerimizi sinematik perspektiften okumaya gayret edeceğim. Bizim tahkiye geleneğimizin mühim bir parçası olan mesnevilerimiz ile Türk ve dünya sinemasındaki filmler arasındaki sanatsal ortaklıkları ve tesadüfün insafına bırakılamayacak denli çok benzerliği masaya yatırmaya çalışacağım.
Son olarak sinemayla ilgilenen genç okurlarımıza yol göstermesi açısından, sinemada kimleri örnek aldığınızdan, bir yönetmen olarak bu alanda nasıl bir kişisel eğitim rutini oluşturduğunuzdan, beğendiğiniz filmlerden biraz bahsedebilir misiniz?
Hep değişmek meselesi üzerinden gittim ama yaş aldıkça insanın o eski cüretkâr tavrı da kırılıyor sanırım. Daha temkinli hareket etmeye mecbur hissediyor kendini. Zaman içinde fark ettim ki aynı sanat eseri bırakın bir başkasına etki etmeyi bizzat insanın kendi ruhuna sirayet etmek için bile vaktini bekleyebiliyor. Cahit Sıtkı’nın “Otuz Beş Yaş” şiirinde ne demek istediğini tam da o yaşa gelince anladım örneğin. Şiir aynı şiir ama benim için aynı anlamı ihtiva etmiyordu öncesinde. Ya da Bir Zamanlar Anadolu’da filmi benim köşe taşlarımdan biridir. Ama bu filmi de ilk izlediğimde aynı etkiyi uyandırmamıştı bende. Şimdi şu film çok etkileyici ve mutlaka izlenmelidir desem belki de o film izleyen kişi için hiçbir anlam ifade etmeyecek. Korkunç derecede bireysel ve izafi bir alandan bahsediyoruz çünkü. Biri için bir başyapıt hükmünde olan eseri bir başkası saçmalık olarak görebilir. O nedenle beğendiğim filmlerden bahsetme konusunda çekimserim. Ayrıca sorunuzda geçen “yol göstermek” ifadesinden de son derece imtina ediyorum. Her insan biriciktir. Hele ki konu sanatsa. Benim kişisel rutin ya da yöntem olarak bellediğim ve önerdiğim bir şey bir başkası için devasa bir vakit kaybı olabilir. Dünya öylesine metafizik bir yer ve bu meseleler öylesine girift ki benim kestirme diye işaret ettiğim yol bir başkası için çok dolambaçlı gelebilir ya da muhatabın istidadı öylesine kuvvetli ve ileridir ki benim yöntemim onu yavaşlatabilir. İnsanların vaktini çalmaktan imtina ederim. O nedenle bu soruda beni mazur görmenizi istirham ederim. Ancak politik ya da kaçamak cevap verdiğim düşünülmesin diye ve öneri gibi algılanmaması kaydıyla son yıllarda izleyip de çok beğendiğim filmlerden bir liste vererek nokta koymuş olayım. Altını, üstünü, kenarını, köşesini çizerek belirtiyorum ki asla hiçbiri tavsiye değildir. Tamamen benim izleyip kişisel olarak beğendiğim filmlerden oluşan bir seçkidir. Sürçülisan ettiysek affola. Bereketli olması temennisiyle.
Sevgisiz (Rusya-2017)
Ruh ve Beden (Macaristan- 2017)
Yola Devam (İran-2021)
Geçmiş/Le Passe (Fransa-2013)
Kare (İsveç-2017)
Bağlılık Hasan (Türkiye-2021)
Kutsal Geyiğin Ölümü (İrlanda-2017)
Mavi Bisiklet (Türkiye-2016)